Kapı çaldığında bulaşık makinasını boşaltıyordum.
Kahvaltı tabaklarını rafa yerleştirirken duydum zilin
sesini.
Zamanın lastik gibi uzayabildiğini o an anladım.
“Kim o?” diye sormadım.
Öylece duruyordu karşımda.
“Neden bu kadar geciktin?” diyebildim.
Zile dokunduktan birkaç saniye sonra duydum adım seslerini.
Kapı açılana kadar geçen zaman, sakız gibi yapıştı damağıma.
Yüzünde şaşkınlıktan çok tedirginlik vardı.
“Neden bu kadar geciktin?” diye sordu.
Yanıt veremedim.
Hiç ihtimal vermiyordum geleceğine.
Kalbimin gürültüsünü, yüzümdeki tedirginliği dindirmeye
çalıştım.
Belli belirsiz gülümsüyordu. Elini kolunu ne yapacağını
bilemez gibiydi.
Saçlarını açık bırakmış, her zamanki gibi ufak dokunuşlarla tamamladığı
makyajı,
yaşının çizgilerini, acılarını hepten belirgin kılmıştı.
Zamanın sarkacına yaslanmış, sallanıp duruyordum eşikte…
Uzun uzun baktı. “içeri girsene” diyemedi.
Sol gözü tikliymiş gibi seğiriyordu. Kıçından çıkarmadığı
eşofmanı,
takunyaya benzetip hep dalga geçtiğim terliği ve alnına
kaldırdığı gözlüğüyle
kırık dökük günlerin yorgunluğunu taşıyordu.
Cesaretim, sabrım, gururum incinmek üzereyken sordu:
“Neden bu kadar geciktin?”
“Neden bu kadar geciktin?”
Bayılmak üzereydim. Tek isteğim saatlerce göğsüne, yüzüne
sarılıp uyumaktı.
İki adım geri atmasam, bacaklarımın varlığını unutacaktım.
“içeri girsene” diyemedim.
Buzluktan çıkan zaman çözülmek bilmiyordu.
Çözülsün istemiyordum. O kapı eşiğinde yıllarca
durabilirdim.
Geri kalan ömrümü, orada, gözlerinin içinde
tamamlayabilirdim.
“Yüzüme bak” çalıyordu.
Rüyalara, rastlantılara inanmayı bırakmıştım oysa.
Beni bu kapıya sürükleyen her neyse bir anda çekip gitmiş, kimsesiz
ve nedensiz kalmıştım.
Yokluğuyla ödeşemeyen, varlığıyla da ödeşemiyormuş.
Buz kestim, çözülmek istemiyordum.
Kaçıp gitmeye mecalim yoktu, tek isteğim düş görüyor
olmaktı.
Birisini anlamak, öldürmeye de yarıyormuş.
Karşımda bana bakan gözler, sığınmaya, özlemeye, dokunmaya
gelmemişti.
Bunu anlamam kısa sürdü.
Rastlantının tuhaf kerameti “yüzüme bak” çalıyordu.
Başka zaman olsa tılsım gibi göreceğim bu tesadüf
şimdi içimi kanırtıyordu.
Git demek istedim sadece. Ne olur git.
Yanlış adrese ulaşmış mektuptum.
Ter değil kanımdı boşalan.
Çalan müziği bir an önce sustursun, ışıkları, balkon
kapısını,
bütün ihtimallerini kapasın istiyordum, eğrisi doğrusuna
karışmış bu buluşmanın.
Kapı çaldığında bulaşık makinasını boşaltıyordum.
Kahvaltı tabaklarını rafa yerleştirirken duydum zilin
sesini.
“Kim o” diye sormadım
“Yüzüme bak” çalıyordu.
Salona geçip söndürdüm ışıkları.
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder