Her şey bundan bir yıl önce
başladı. Benim için uzun bir zaman. Hayatım bütünüyle değişti çünkü. Artık ne
çocuklarım yanımda, ne karım. Üstelik işimi de kaybettiğimi söylersem, sanırım
trajedimin boyutlarını tahmin edebilirsiniz. Aslında hayatı abartılı yaşayanlardan
sayılmam; sevincim, öfkem, hüznüm hep ölçülüdür. Ama bu kez durum farklı.
Günlerdir evden dışarıya çıkmıyorum. Kendimi hapsettiğim bu küçük salonda kah
saatlerce kıpırdamadan oturuyor, kah mutfağa açılan kapıyla aşağıdaki küçük
parka bakan pencere arasında volta atıyorum. Eğer mutfak balkonuna sıraladığım
yığma bira şişelerini de hesaba katacak olursam, artık çürüyüşün sonuna
geldiğimi söyleyebilirim. Kendimden başka bir ‘ben’ çıkaramayacağıma göre,
intihar en iyi fikir gibi görünüyor. Çünkü umut öldü. Yapraklar, o yaprakları
taşıyan ağaçlar, arkadaşlar, anılar yavaş yavaş terk etti beni. Bir sabah
kalktığımda hayatımda hiçbir şeyin kalmamış olduğunu gördüm. Aslında göremedim
elbette; hissettim, farkına vardım. O an, uğursuzca yaşlandığımı, bedenimin küf
kokulu ruhuma katlanamadığını anladım. İçi boşaltılmış bir akvaryumdaydım; ne
soluk alabiliyordum, ne de kendimi dışarıya atacak gücüm vardı. Sustum.
Dünyanın bütün sessizliğine bürünerek, kendimi bile fısıldamadan sustum.
İçimdeki sesleri öldürürsem yeniden başlayabilirim sanıyordum. Ama olmadı.
Boğmaya çalıştığım gürültü giderek şiddetlendi; parmaklarımdan salonun
perdesine, ardından istekle kayarak yerdeki İran işi halının motiflerine aktı.
Kımıldamadığım anlarda halının motifleri çığlık çığlığa bağırıyor: UMUT ÖLDÜ.
O sıralar Faruk henüz doğmamıştı.
Orta Anadolu’nun turistik bir bölgesinde tatildeydik. Bundan yaklaşık bir buçuk
yıl önce. Çanak çömlek yapılan bir atölyeye gitmiştik. Dışarıdan bakıldığında
küçük bir dükkanı andıran yapı, yerin altında birbirine açılan pek çok odadan oluşuyordu. Nazan’ı,
çömleklerin yapıldığı tahta iskelenin başında çamurla uğraşırken görmeliydiniz.
Çamura her biçim verişinde içimdeki istek kamçılanıyor, ayaklarında başlayıp
bana göre kirpiklerinde sona eren vücudu, büyük bir vadinin ortasında
çırılçıplak kalıyordu. O’nu izlerken bir yandan ‘Sarhoş Bardakları’nda ikram
edilen yöre şarabını yudumluyor, bir yandan da Nazan’la o çömlek iskelesinin
başında çığırından çıkmış tek bir hayat gibi sevişmeyi arzuluyordum. Yüzüne
dökülen saçlarını toparlamaya çalıştıkça elindeki çamur alnına bulaşıyor,
Nazan’ı avcunda değişen çamurla birlikte düşsel bir varlığa dönüştürüyordu. Ama
bu varlık, düşsel olduğu kadar gerçekti de: Bunu, yaptığı işi doğrulatmak için
ara sıra bana baktığında anlıyor, dudaklarındaki çağrıyı sessizce öpüyordum.
Gülümsüyordu; niyetimi sezmiş, beni daha fazla kışkırtmak için parmaklarının
maharetini, çamura resmetmeye koyulmuştu. Yalnız ikimizin anlayabileceği bu
giz, bir buçuk yıl sonra aynı nedenle beni bu sevimsiz eve, hücreme
hapsedecekti. Çünkü kendi gizine aşık olanlar, o gizin fethine açık olanlardı
da...
Çömlekçiden sonra bizi büyük bir
halıcı dükkanına götürdüler. İran işi halıyı ilk orada Nazan gördü. Başka
hiçbir şeyi görmeden önce o halıyı gördü. Sonrasında da başka bir halıya değil
bakmak, farkına bile varmadı. Halının dokunuşundaki inceliğe, renklerinin
armonisine ve üzerindeki motiflerin sesine (ben o sesleri çok sonra
duyabilecektim) çoktan tutulmuştu. Halıya dokunurken, dünyaya ilk kez dokunuyor
sanırdınız. O kadar saf, bir o kadar yalın. Anlamıştım, gözlerindeki tutku ve
şaşkınlık, o halıya sahip olma isteğinden çok, sadece kendisi için dokunulmuş
olduğuna inancıydı. Nazan’ın dipsiz inancına bir servete malolmasına rağmen
boyun eğdim. Çünkü sanıyordum ki, inançla sahip olunan her şey, aynı zamanda
yazgımızın bağını güçlendirecekti. Oysa sandığım şeyin, yani yazgımızın, beni
intiharıma sürükleyen bir tuzak olduğunu şimdi şimdi anlıyorum. Nazan, ruhunu
ve bedenini olduğu kadar, inançlarını da ‘süs’ gibi taşıyordu.
On beş yılın sonunda Nazan’a aşık
değildim elbet. İkimiz de alışkanlıkların durgun sularından sıkılmıştık.
Çocukların varlığı zamanın akışını yumuşatıyor ama içimizdeki büyük dalgalara
bütünüyle engel olamıyordu. O tatil, sevişme arzumuzu baştan çıkaran yeni bir
oyuna sahne oldu. İlk kez sevişirken fantezilerimizin sisini yırtmış, tülün
ardındaki heyecan verici ırmağa dalmıştık. Bazen o, bazen de ben sevişirken
aramıza bir üçüncüyü dahil ediyor, özellikle Nazan, düşlediği erkeğin kendisine
dokunuşunu, vajinasını yalayışını, penisinin içine girip çıkışını anlatmaktan
büyük zevk alıyordu. Benim de hoşuma gidiyordu. Nazan’ın bir başkasıyla
seviştiğini düşünürken nasıl inleyeceğini hayal ediyor, onu asla
kaybetmeyeceğim sularda yeniden bulmaktan büyük haz alıyordum. Tanıdık
bedenlerimizi bozuyor, faklı kişiliklere bürünerek kendi tasarladığımız
sevgiliyi yeniden keşfediyorduk. “Orospu! Sen bir orospusun, parayla satın
aldığım bir fahişesin!” Kulağına böyle fısıldıyordum. Evet, diyordu, “Ben bir
orospuyum, senin gibi yüzlerce erkek tanıdım, çok para verirsen istediğin her
şeyi yapabilirim. Hadi bağla beni...” Altımda vücudu geriliyor, sonra gevşiyor,
sonra yeniden geriliyordu. Vücudunun bu denli esnek oluşuna ilk kez tanık
oluyordum; yayından çıkmış bir oka benziyor, hedefini bulmak için virajlar
dönüyor, alçalıyor, yükseliyor ve nihayet içine girdiğimde tırnaklarını tenime
batırarak “Becer, becer beni” diye çığlıklar atıyordu. Dalga dalga gelen bu
sevişmeler sonrasında, ikimiz de koyu bir yalnızlığa itiliyorduk.
Yabancılaşıyorduk birbirimize. İçine girdiğimiz tünelin sonundaki ışık, her
seferinde bildik yüzleri aydınlattığından mı, yoksa ilişkimizi diri tutmak için
kurduğumuz bu oyun bizleri farklılaştırdığından mı, bedenlerimiz yerine ıslak
bir hüzne sarılıp uyuyorduk. Uyandığımızda her şey kaldığı yerden devam
ediyordu (ya da ben öyle sanıyordum), birkaç saat önceki yasak sevişmemizi asla
hatırlatmıyor, Nazan’ın dudaklarındaki tarifsiz gülümsemenin eşliğinde,
gündelik hayatın sakin limanına demirliyorduk. Orada her şey basitti;
ilgilenilecek, kaygılanılacak çocuklar, evi çekip çevirmek için gerekli olan
rutin işler, gezi planları, arkadaş toplantıları, yaşamımızın odağındaki rüzgar
gülleriydi. O rüzgarla yönümüzü buluyor ama hiç kaybolmuyorduk.
Aşk!.. İkimiz için de evrenin en
tılsımlı sözcüğüydü. Rastlantımızın sadece ikimiz için değil, aynı zamanda tüm
bir hayat içi ‘hatır’ olduğuna inanıyorduk. Yaşamın ve ölümün hatırına
karşılaşmıştık. Yazdı. Ege’deki büyük tatil beldelerinden birinde, arkadaşıma
ait mütevazı bir tatil köyünde konukluk ediyordum. O gece hayli yorgundum.
Metin’in ısrarı olmasa bir an önce odama çekilip yatacaktım. Metin, gece on
ikiden sonra canlı müziğin başlayacağını, türkü söyleyen iki genci mutlaka
dinlememi istiyordu. Kıramadım. Bara
geçip oturduk. Atmosfer güzeldi. Bronzlaşan vücutlarını cömertçe sergileyen
kadınlar müziğin ritmiyle sallanıyor, gece ve alkol yepyeni ufuklar vaat
ediyordu. Sonra o iki genç çıktı sahneye, Metin’in dediği gibi türkü
söylüyorlardı. Benim müzik kulağım pek iyi olmadığı için Metin’in övgülerine
katılmak zorunda kalıyor, kalabalığın tempo tutuşuna eşlik ediyordum. İlk bölüm
bittiğinde tuhaf bir şey oldu. Gecenin içinden çıkan bir çift yeşil göz bize
doğru ilerledi. Siyah elbisesinin içinde hareket eden beden sanki bir kadına
değil, aşka aitti. Tam önümüzde durup Metin’e, çalan ikiliyle ilgili bir şeyler
söyledi. Sanıyorum olumsuzdu. Ama ben dinlememiştim bile. Bar son derece loş
olmasına rağmen gözlerinin yeşili karanlığı delip geçiyor, keskin bir kokudan
çok ortalığa naif, karşı konulamaz bir rahiya bırakıyordu. Sözlerini
tamamladıktan sonra gitti. Az sonra da dahil olduğu grupla birlikte barı terk
etti. Kendime bir içki daha söyledim. Sonra da Metin’e dönüp yüzündeki
şaşkınlığı yıllarca koruyacak o sözü sarf ettim: “Az önce yanımıza gelen kadın,
evleneceğim kadın Metin, O’nu tanıdım...” İki ay sonra Metin’e Nazan’la, yani
‘O’ kadınla evlendiğimi söylediğimde, telefonun karşı ucundan uzun süre yanıt
gelmediğini, Metin’in nutkunun tutulduğunu çok iyi hatırlıyorum. Bir gün sonra,
akşamüstü, Nazan’ı (siz şans diyebilirsiniz, bana göre zorunluluk) küçük bir
çay bahçesinde gördüğümde hiç şaşırmadım. Sanki yıllardır o anı bekliyordum.
Bir an bile tereddüt etmeden, gerçeküstü bir tılsımla yanına gittim. Gece ve
rastlantı beni yanıltmamıştı. Oydu. Evleneceğim kadındı. Her şeyden bihaber
yüzüme bakıyordu. Bana göre o an evrende ikimizden başka kimse yoktu. Bütün
sesler susmuştu. Her şey dudaklarımdan çıkacak ilk sözcüğe bağlıydı. “Siz, o
musunuz?” diyebildim. Cevap, içinde bulunduğum ruh halinden daha da
şaşırtıcıydı:
“ evet “
Aşk!.. Var mı, yok mu? Tanrı
kadar muğlak, çünkü Tanrı kadar soyut. Bu yüzden ‘aşka inanır mısınız?’
sorusuna hep gülmüşümdür. Aşka inanılmaz bana göre, aşka bir anlam biçilir ve o
büyüklükte yaşanır gider. Hiçbir şeyin sonsuz olmadığı gibi, aşk da bir gün
ölür. Hayat devam eder; yeni aşklar, yeni acılar edinilir. Peki ya umut? Umut
ölürse hayat devam edebilir mi? Bana kalırsa herkes aşktan çok, umuda aşıktır.
Oysa şimdi, bu sevimsiz evde benim için umut öldü. Umut, Nazan’ın çocuklarla
birlikte gidişinden daha önce, aniden değil, soluk soluğa, ellerimde, avcumda
can çekişe çekişe, gözlerimin içine baka baka, ne bir feryat ne bir yalvarış,
mağrur ve öfkesi içinden alınmış bir tutsak gibi eridi.
Nazan’la o tehlikeli
sevişmelerimizin mahcubiyetinden kurtulmuş, edindiğimiz heyecanı kısa sürede
tüketip bitirmiştik. Sevişmek için ikimiz de isteğini kaybetmiş haldeydik.
Ancak çok içkili olduğumuz gecelerde sabun kayması gibi bir sessizlikle
sevişiyor, çıktığımız yüksekliğin çok azına razı olarak yumuşakça yere
iniyorduk. Şikayetçi değildim ama içinde bulunduğumuz durumu olağan gibi de
görmüyordum. Nazan çamurla uğraşmayı hobi haline getirmiş, boş zamanlarında
neredeyse tümüyle çamurla uğraşır olmuştu; vazolar, kül tablaları, testiler
icat ediyor, böyle zamanlarda kendinden geçerek kurduğu hayallerin akıntısında
başı boş bir sandal gibi dolaşıyordu. Şimdilik yönsüz ama tehlikeliydi. Bunu
yüzüne düşen tuhaf gölgelerden çıkarıyor, o gölgelerin yavaş yavaş yeni bir
yüze işaret ettiğine tanık oluyordum. Nazan farkına varmasa da kendine
geldiğinde açık bacaklarını örter gibi yüzüme bakıp gülümsüyordu. Zamanla yeni
testiler, yeni vazolar yapmaya başladı. Ama bu kez yaptıkları öncekilere
benzemiyordu. Kıvrımları daha bol, şekilleri daha zor anlaşılır cinstendi
bunlar. Örneğin yaptığı bir sürahinin ağzı son derece geniş olmasına rağmen,
bir süredir sözcüklerin Nazan’ın boğazında düğümlenmesi gibi, su çok yavaş
akıyor, bardağı doldurmak azap halini alıyordu. Nazan’ın suskunluğunda biriken
sesler, yaptığı çömleklerin biçiminde çözülüyordu. Ama henüz, tıpkı Nazan gibi,
ne anlatmak istediğini kavrayamıyordum. Sezginin gücü, bilginin önüne
geçiyordu. Bildiğim, Nazan’ın güzelliği ve o güzellikten payıma düşen
mutluluktu. Sezgilerim ise, giderek daha yüksek sesle, kulağıma başka şeyler
fısıldıyordu.
Birkaç gündür bu düşüncelerle
cebelleşirken, bir akşam, Nazan’ın en sevdiği testilerden birisi, benim neden
olduğum bir kaza sonucu düşüp kırıldı. Yerdeki kırıklarla birlikte ayağa
kalktığımda Nazan ağlıyordu, üstelik gözyaşında testiyi yitirişinin acısından
çok, kötü günlerin parıltısı vardı. Bunu
anlamak öylesine kolaydı ki, sırf laf olsun diye tamir edilebileceğini söylediğimde,
omuzlarını silkip “Tamir edilebilse bile, artık bir kez kırıldı, onu çöpe at”
dedi. İlişkimizden hoşnutsuzluğunu ilk kez bu denli açık dile getiriyordu
Nazan. Mutfaktan dönerken kırık sesi benden değil ama hayattan yardım
istiyordu: Bu gece bara gidelim.
Hangi bara olduğunu ikimiz de
biliyorduk. Demek unutmamış ya da hatırlamak için bir aksilik olmasını
beklemişti. Testinin kırılması Nazan’a beklediği işareti vermiş, Nazan kimsenin
itiraz edemeyeceği kararlılığıyla yüzünü hayatın çağrısına dönmüştü. Ne
yapabilirdim ki? Ona hayır diyemezdim. Varlığı aşka ait bir kadını
durduramazdım. Bu sadece Nazan’a değil, hayatın bütün iyiliklerine haksızlık
olurdu. Sorumun yanlış olduğunu bile bile, peki dedim, “Gerçekten o çocuktan
hoşlandın mı, emin misin?..” Bunun ne önemi var, dedi. “İlk karşılaştığımızda
senden hoşlandığımı biliyor muydum sanki?..” Doğru söylüyordu, bunu kimse
bilemezdi. Sadece bir vaade doğru sakınmadan ilerlemiştik, neyle ve kimle
karşılaşacağımızı bilmeden. O zaman içimi saran mutluluk, şimdi bir başkası
için geçerli olduğunda neden canımı yakıyordu? Kararımı vermiştim, oyunbozanlık
etmeyecektim. Nazan’ın önünden çekilecek, hatta onu kendi ellerimle kayalık
sulara götürecektim.
O akşam programına ara verdiğinde
Engin’i masamıza davet ettik. İlk bakışta bunda şaşılacak bir şey yoktu. Çok
geceler söylediği şarkılara eşlik etmiş, tanışıklık duygusunu çoktan kurmuştuk.
Oysa üçümüzün de farkında olduğu üzere, durum olağan bir tanışma faslından
ibaret değildi. Önceki gelişlerimizde defalarca Nazan’la Engin ’in birbirlerine
gülümsediğine tanık olmuş, Nazan’ın, hedefini asla şaşmayan bakışlarını
Engin’in birbirine dolaşan notalarında yakalamıştım. Kötü olan, Engin, masaya
gelip oturduğunda beklediğimin aksine tedirgin görünmüyordu. Ne yaptığını bilir
haldeydi, diğer yandan tavırlarında meydan okuma da yoktu. Bana son derece
sıcak davranıyor ama masadaki varlığına biçtiğim tehlikeyi de gizlemiyordu.
Neydi Engin’i çekici kılan? Sesinin tokluğu veya şarkı söylerken kullandığı
mimiklerin mahareti mi? Yoksa neredeyse bütün genç kızların Engin’e olan açık
ilgisi mi? Nazan rekabeti seven, varlığını ‘kazanarak’ kanıtlayan kadınlardan
değildi. Bu yüzden başka bir neden bulmam gerekiyordu ve o nedeni, o akşam, hem
de düşüncelerimin altı soğumadan kavrayacaktım. Nazan, Engin’in ellerine
bakıyordu; bakımlı upuzun parmaklar... Bundan dört yıl önce, evlilik yıl
dönümümüzü kutladığımız gecenin kısık alevinde söylemişti. “Parmakların.. Keşke
biraz daha uzun ve güzel olsaydı...”
Engin’in yüzünde suçluluk duygusu arıyordum ama boşuna.
Varacağımız sonuç çok doğalmış, hep böyle şeyler yaşıyormuş gibi davranıyordu.
İlk kez, bunu fark ettiğimde sinirlendim. Böyle birisi Nazan’a acı
çektirebilirdi. Bizi koşumlarından boşanmış iki at gibi görüyor olabilir,
davranışlarımızdaki rahatlığı, yozlukla, doyumsuzlukla açıklıyor olabilirdi.
Nazan aklımdan geçenleri okumakta gecikmedi: “Sana nasıl görünüyoruz Engin?”
Öyle bir soruydu ki, Engin’in talihi (dolayısıyla benim ki de) vereceği cevaba
bağlıydı. Soruyu anlamazlıktan gelebilir, ya da verdiği cevap Nazan’ı seçimi konusunda
düş kırıklığına uğratabilirdi. Ama öyle olmadı. Engin hiç beklemediğim, içimi
derinden sarsan, acıtan yanıtını geciktirmeden masanın üzerine koydu:
“İlgilendiğim siz değilsiniz, sadece Nazan, bu yüzden sorunuza şöyle cevap
verebilirim: Çok hoş bir kadınsınız Nazan. Ve nasıl söyleyeyim, sırf benden
önce tanışmış olduğunuz için, evlenmiş olduğunuz için genel kabul görmüş
toplumsal ikiyüzlülüğümüzü sürdürmek niyetinde değilim. Aşk, herkese aittir,
öyle değil mi?” Bunu ikimiz de beklemiyorduk ama en azından Nazan’ın düş
kırıklığına uğramadığı kesindi. Nazan beklediğimin aksine gülümsemedi, hoşnut
olmuş gibi de yapmadı, daha kötüsü oldu, bir süredir gözünü alamadığı
parmaklarını elini uzatıp tuttu. Ona bakıyordu, arzuyla bakıyordu, vücudunun
titrediğini hissedebiliyordum. “İzin verirseniz vaktim doldu, sahneye çıkmam
gerek” dedi Engin, ayağa kalkıp geçmesi için yer verdim. Tekrar oturduğumda
artık Nazan’a bakmaya cesaret edemiyordum. “Ne düşünüyorsun” dedi Nazan. Ne
düşündüğümü, ne hissettiğimi tam olarak bilmiyordum. Kaba bir öfke, derin bir
acıdan ziyade boşluk duygusuydu içimi dolduran. Bu yüzden olsa gerek Nazan’a
boş boş baktığımı hatırlıyorum. Neden sonra “O’nunla yatacak mısın?”
diyebildim. Önce Engin’e sonra bana bakıp yanıtladı: “Bilmiyorum...” Oysa
biliyordu, yatacaktı. Yaşamak istediğini yaşa dedim, “Hayata bir kez geliniyor,
varlığına duyduğum sevinç her şeyden önemli. Eğer seni sırf bedenin üzerindeki
hakkım nedeniyle seviyor olsaydım, onu başkasıyla paylaşmana izin vermezdim...”
Sözlerimi tamamladığımda yüzünde asılı duran, hayranlık yerine ifadesizlikti.
Belli ki O’nu yolundan döndürebilmek için yapabileceğim tek şey -olgunluk–
Nazan’a ulaşmamıştı. Nazan sözcüklerin çok uzağında, var ettiği çömlekleri
seyreder gibi bakıyordu bana. “Yorma kendini” dedi, “Seni sevmediğim için
değil, yaşamayı sevdiğim için...”
O gece Engin sahneden inmeden önce bardan ayrıldık.
Takside koluma girip başını usulca omzuma koydu. Elini tuttum. Konuşmadık.
Aklımda Nazan’ın avcumdaki eli
değil, iki yıl önce güzel haberi veren sevinçli sesi vardı: “Haklıymışım, bebek
geliyor!” Henüz paltosunu bile çıkarmadan aceleyle söylemişti. Sevincinin bile
kadınlık dolu olduğunu o zaman fark etmiştim. Uzun bacaklarından çizmesini
çıkarırken bile çekiciliğini koruyor, zarafeti her durumda aklımı başımdan
alıyordu. Zafer, ikinci çocuğumuz olacaktı.
Zafer doğduğunda abisi Faruk iki
yaşını doldurmuştu. Güzel günlerdi. Hele Faruk’un doğumu hayatla kurduğum
bağları iyice güçlendirmişti. Öncesinde, yani Faruk dünyaya gelmeden, içinde
yer aldığım yalan oyuna tahammül edemez hale gelmiştim. Yaşamın tek gerçekliği
benim için ölüm olmuştu. Nazan böyle anlarımdan birinde dikkatli sözcüklerle
sormuştu: “Neden hayatını azaba çeviriyorsun?” Çünkü demiştim, “Her insanın iki
dönemi vardır: Ölümsüz olduğuna inandığı ilk gençliği ve ölümüne ikna olduğu,
kabullendiği orta yaşı. İşte kimilerinin otuz yaş, kırk yaş bunalımı dediği
çapkınlık hevesi, aslında ölümünü alt etme çabasıdır. Çünkü aşk, ölüme karşı
durulan, ölümsüzlüğün hissedildiği tek arenadır.“ Nazan tatlı tatlı gülümsemiş,
“Umarım o arenadan sağ çıkarsın” demişti. Sağ çıkmıştım. Tek fark, kucağımda
bir bebek vardı ve aşkın bin bir yüzü olduğunu izliyordum Faruk’un yüzünde.
Nazan’ın Engin’e olan ilgisini
işte böyle açıklıyordum. Nazan ölüme, ilerleyen yaşına meydan okuyabileceği bir
yol arıyordu ve o yolda karşısına Engin çıkmıştı. Tuhaf olanı, Nazan’ın girdiği
arenadan, sağ çıkamayacak olan bendim. Öyle sanıyordum.
Telefonu dahili hattıma
bağladıklarında, Nazan, güçlü olmaya çalışan ama huzursuz bir sesle halimi
hatırımı soruyordu. Bu öylesine zorlamaydı ki, bunca yıldır ilk kez çalıştığım
iş yerine telefon açmasından, iyi bir şeyler olmayacağını sezmem kolay oldu.
Nazan da fazla uzatmadı. Çocukları annesine bıraktığını, bu gece eve gelmememi,
Engin’i davet ettiğini, yemeği birlikte yiyeceklerini söyledi. Anlamamış gibi,
“Peki kaçta geleyim” dedim, sustu. Israr edeceğimi anlamış olacağından
sessizliği bozan gene Nazan’dı: “İstersen hiç gelme” dedi...
Hiç gitmedim. O an ve o gece,
ömrümün sonuna kadar hiçbir yere gitmemeyi istedim. Sokağa çıktığımda ayaz
vardı. Çevremdeki az sayıda insan bir an önce evlerine girmek için koşturuyor,
evlerin ışıkları sisten seçilmiyordu. Bense, zamanın küçük atom parçacıklarına
dönüşerek vücuduma saplanışını seyrediyordum. Oturduğum banktan kapının
çaldığını, Nazan’ın acele etmeden otomata bastığını, merdivenlerden yukarı
tırmanan ayak seslerini dinlediğini, son kez aynanın karşısına geçip kendisine,
vücuduna, seçtiği elbisenin uygunluğuna baktığını görüyordum. Yağmur yağıyordu,
yağmur şehirle birlikte gözlerimden yağıyordu. Kendimi sakin olmaya, mantıklı
düşünmeye davet ettiğim anda kapı açılıyor, Engin Nazan’ın yanaklarını öpüp
içeriye, salona geçiyordu. Sonrasını düşünmedim. Neler yaşıyor olduklarını
kestirmek istemedim. Denizin kenarındaydım ve önümden bir balıkçı teknesi
geçiyordu; sise, ayaza, yağmura rağmen denizdeydi işte. Teknenin ortasındaki
fener yakamoz oluşturuyor, dalgalar rıhtıma vurdukça içim hiç olmadığı kadar
parçalanıyordu. Neden o teknedeki balıkçı ben değildim? Neden Nazan’ı
sevmiştim? Neden bu uğursuz hayata gözlerimi açmıştım? Faydası yoktu, en iyisi
gidip bir meyhaneye rakı olmaktı. O gece gidip bir meyhanede rakı olmadım ama
kendimi dağıtmayacak kadar içtim. Sonra bir otele gidip hiçbir şey olmamış gibi
yatıp uyudum. Sabah kalktığımda güneş açmış, odayı yumuşak bir ılıklık
doldurmuştu. Her şey olağan görünüyordu. İşe gitmem gerekiyordu. Oda servisini
arayıp en iyisinden bir şişe konyak istedim. Ardından işyerini arayıp hasta
olduğumu, gelemeyeceğimi bildirdim. Aslında insanın kendinden vazgeçmesinin ne
kadar kolay olduğunu düşündüm. Nazan’ı düşündüm, o sıra Engin’e sarılmış halde
uyuyor olduğunu hayal ettim. Derken kendimi yeniden o dipsiz kuyunun içinde
buldum. Engin Nazan’ın göğüslerini emiyordu, dizinin üstüyle vajinasına baskı
yapıyor, Nazan Engin’in o çok beğendiği parmaklarını yalıyordu. Engin’i
bilemiyordum ama Nazan’ın iniltileri bulunduğum otel odasına kadar geliyordu,
öylesine gerçekti ki, güzel dudaklarını öperken bile sevmeye doyamayan ben,
oturmuş zihnimdeki görüntülerine otuz bir çekiyordum. Boşaldığımda avuç içime
doldurduğum spermlerle birlikte Nazan’ın çıplak hayalini çarşafa sildim. İkinci
şişeyi ısmarladığımda Nazan’ın bedenimdeki izini arıyordum.
Uyandığımda Nazan başucumdaydı.
Bütün bir öğleden sonra beni aramış, nihayet bulmayı başarmıştı. Gülümsüyordu.
Kabahati mazur görülebilen çocuklara baktığı gibi bakıyordu yüzüme. Nedense
sevinmiştim. Doğrulup onu yanıma çektim, bütün isteğim Nazan’a sarılıp o odada
saatlerce uyumaktı. Ama uzanıp yanıma yattığında, delice, tasarlanmamış bir
istekle saldırdım Nazan’a. Dudaklarını parçalayacak gibi öpüyor, parmak
uçlarımla vajinasını okşuyordum. Benzer bir istekle, hatta daha da fazlasıyla
cevap verdi Nazan, beni altına alıp üzerimdeki fanilayla külotu çıkardı, sonra
da arzuyla, iştahla penisimi emmeye başladı. Hiç olmadığı kadar becerikliydi,
ne önceki geceyi düşünebiliyor, ne de Engin’in uğursuz suratını hatırlıyordum,
içine girdiğimde karşılaştığım sıcaklık baş döndürücüydü, tüm gücümle
kasıklarına abanıyor, her gidiş gelişimde varlığımı mutlak ve eşsiz kıldığımı
sanıyordum. Hiç bu denli iyi sevişmemiştik. Ne ilk evlendiğimiz yıllarda ne de
sevişmelerimize fanteziler katmaya başladığımız tatil sırasında. Uzun süre
içinden çıkmamı istemedi. Sanki vücudunun gerçek sahibini sınıyor, aldığı hazzı
karşılaştırıyordu. Gecen nasıl geçti diye sordum Nazan’a, geciken yanıtı her
şeyi açıklıyordu: “Güzeldi, Engin hoş
çocuk.”
O an anladım her şeyin yeni
başladığını. Nazan Engin’e henüz aşık olmamış ama vücudundaki yeni tadı
beğenmişti. Gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Kırk yaşında, hala güzelliğini
korumayı başarmış bir kadın için, o parıltı az şey demek değildi. “Yeniden
görüşecek misiniz“ diye sordum. “Sence görüşmemeli miyiz” diye yanıtladı Nazan.
Hayır dedim, “Görüşebilirsiniz ama bir şartla: Onu benden daha çok
sevmeyeceksin...”
Nazan çok doğal ki Engin’i benden
daha çok sevdi. Çok doğal, benden daha çok görmek, benimle olduğundan daha çok
sevişmek istedi. Artık hayatının vazgeçilmez erkeği ben değildim. Bunu
seziyordum ve ikisinin sevişiyor olma düşüncesinden ziyade bu gerçeğe
katlanamaz hale gelmiştim.
Nazan doğru söylüyordu. Engin hoş
çocuktu. Çok az beraber olduğumuz zamanlarda, kirletilmiş dünyamızı,
vücutlarımızı, hayatlarımızı yüzümüze vurmuyor, tercih edilişinin lezzetini
karşımda çiğnemiyordu. Küçümsemiyordu da beni. Çünkü olup bitenlere rağmen
Nazan’ın üzerindeki saygınlığımı tartabiliyor, bu saygınlığın izdüşümündeki
varlığımdan çekiniyordu. O iki ay boyunca daima mesafeli durduk Engin’le; ne
dost olmaya çalıştık ne düşman. Eğer böylesi bir çokeşlilik kotarılabilecek
olsaydı, sanırım en uygun üçlü biz olurduk. Ama olmadı. Engin’in varlığından
çok Nazan’ın bir diğerimizi daha çok seviyor oluşu, ilgisini Engin’e odaklaması
her şeyi benim açımdan zorlaştırıyor, giderek daha çok huysuzlaşıyordum; yerli
yersiz kavgalar çıkarıyor, Nazan, huzursuzluğumun nedeni olarak Engin’i
gösterdiğinde büsbütün zıvanadan çıkıyordum. Bir keresinde Nazan’a tokat
attığımda sendelediği yerden doğrulup yüzüme baktı. Gözlerindeki öfke o denli
belirgindi ki, üzerime yeşil, kıvamlı bir şampuan döküldüğü hissine kapıldım.
Banyoya duş almaya gittiğimde, Nazan’ın bıraktığım yerde bir buz kütlesine
dönüştüğünü tahmin edebiliyordum. Ancak şofbeni yaktığımda duyabildim sesini:
“İnşallah o suda boğulursun.” Boğulmadım, ama kurtulamadım da. O akşamüstü
Engin’in ölüm haberini aldığımızda Nazan’ın gözlerindeki yeşilin iyice
büyüdüğünü, üzerime üzerime geldiğini ve beni öldürmek üzereyken kapının
çalındığını, iki polis eşliğinde karakola götürüldüğümü, ifademin alındığını,
Engin’i öldürmek suçuyla tutuklanarak hücreye atıldığımı, iki gün sonra serbest
bırakıldığımı, eve döndüğümde Nazan’ın çocuklarla birlikte evi terk etmiş
olduğunu söylemem yeterli herhalde.
Evet, sanırım umudun öldüğü
konusunda artık bana hak veriyorsunuzdur. İran işi halıyı yok pahasına satmama,
bu sabah ilk kez kendime çay demlememe, hatta ardından dışarıda uyanmaya
çalışan baharı dökülen yapraklar gibi seyretmeme rağmen, kulağımı dolduran ses
aynı fısıltıyı sürdürüyor:
UMUT ÖLDÜ.
İntihar eder miyim, etmez miyim,
kendinden vazgeçişin hangi kutsal elmasını ısırırım bilinmez. Bunun pek de
önemi kalmadı. Ama belki bilmek istersiniz, Engin’i ben öldürmedim, Nazan da
öldürmedi.
O halde, Engin’i kim öldürdü
dersiniz?..
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder