senle ben


Tabuta sıkışmış ceset
Gül kokıyor
Aldığı her nefes
Tıpkı sen

Babam öğüdümü eksik vermiş
Hiçbir ayrılığa sırtını dönemeyen
Kalp
Tıpkı ben.

çukur



Gafletimde buldun beni
Her yoklayışında terk ettiğim kibir
Seni yangınına beni çukuruma attıysa
Ne âlâ

İhmaline sözüm yoktu
İntihalinden çok yaralar açıldı başıma
Aynı şarkıda ikimiz birden
“Göğe bakma durağı”nda
Sen bir yana
Ben öte yana
Kapandı çukur

ben seni ele verdim



Ben seni ele verdim
Yoluna
Sözüne
Bakmana
Doymana
Hançerini sakladığın kuytuna
Gece nöbetindeki martıya
Vapurun salıncağına
Tuzun biberine
Kalçandaki hevese
İtiraf etsem
Boğazında bir kılçık
Bağıra çağıra…




Bumerang



Susmak, cüreti gözünden düşmüş
Yarı saydam, geçirgen
Korunaklarını yırtıp atmış
Adandığı şarkılardan yorgun
Sürgündü
Susmak, tasvir edilebilen
Tanzimler arasında kaybolmuş
Eşzamanlı, akrobatik bir düşüştü
Bilinci kapanmış her aşk hikâyesi gibi
Sembollerle yaşatılabilen
Rüyalarında misafir
Aldanışında inkâr
Lütfunda ifadesiz
Yüzdü
Bumerang güle saplandı

Tutulmuş günlüklerden anlaşılan
Tasarlanmış intiharın
Zamanı şaşırtan denklemiydi
Sözcüklerle de susulur çünkü
Temkinli bir militanın
Yanlış adrese yönlendirdiği
Vedalar gibi

Şimdi susmak kalsın geriye
Düşüncelerden kovarak İzini
Güle saplanmış Bumerangın
Bir başka elde nasıl güzelleşeceği



Şüphe'siz



Yağmuru kazanmamız lazım
Hızını
Sesini
Kokusunu

Damlanın toprağa temasında
Boşalan anlamı
Kaybetmeyi 
Şüpheli olasılıktan çevirerek zamanı
Anlamayı kazanmamız lazım.





Gün düşleri



1. Beyazıt

Beyazıt’ta bir medresede
Ezan okunurken baktım sana
Yüzümüzde soluganlar
Her havaya kapalı kuytunda
Zincirimi tarayan yapraklar

“Kalk gidelim”

Tereddüt etmedim
Sen kalktın ben kaldım
Dönüp ardına bakmadın
Kurduğun melodram
Devrildi cezvesinden
Boşaldı medrese
Yağmurun ayılttığı toprak kokusuydu zaman


2. Boğaz

Nefs-i mütalaaydı
Elimi bırakışın
Hicretini arayan gözlerinden
Akıntısına kapılarak
Ansızın gelip geçtim

Aksayan her adımda
Sarsılıyordu
Mukayese hanene yazdığın
Sicilim
Öncesinde bileğini kavradığım şehrin
Boğazına düğümleniyordu
Bildiklerim
Kararsız kıyıların tecridiydi
Yoktu bana ihtiyacın
Yürümenin, yolunu kat etmekten başka
Her şeye dönüştüğü anlam:

Atların bir koşması vardır
Uçurtmaların
En çok gözlerinden koşar bir kadın
Gün gelir ansızın dönüp bakar
Bakarsın ki
Nefs-i hakikatindir artık
Avcunda biriken yaşlar


3. Pus

Ayasofya’da sustuğun
Dalgınlıkmış
Dargınlık diyelim
İnceldiği yerden kırılan

Ayrılık böyle başlar
Gidenler tez üşür
Kalanlardır cüret eden
Böyle seslenir yalanlar
En çok gözlerinden koşar bir kadın
Gerer ipini
Pikesindeki uçurtmanın

Beyazıt’ta bir medresede
Ezan okunurken baktım sana
İmdadıma feryat
Pus oldum Ah'ıma.


4. Veranda

Verandada kolona yaslanmış
Denize bakıyordum
Bakmanın, yolunu kat etmekten başka
Her şeye dönüştüğü anlam:

Denizlerin bir koşması vardır
Mesafelerin
Kısalmak ve tutunmak için
Kapılır dalgaların köpüğüne
Yükünü boşaltmış
Koşar Ahde’ne

Uyansan
Masmavi bir adam görecektin.

dem



Canımı aldın
Vermeye zaten razıydım
Başımı önüne eğerek değil
Kaldırarak başını omuzlara

Ölürken toprak yumuşar.



bahar kadını



ne zaman göğsünde papatyalar açsa
bahar vurgun yer
otlar kızarır
süzülmeyi bırakır
uçurtmalar



yolcu



Gözlerin kokuyor, dedi
İmkânsız dedim, daha yeni ağladılar

Kırdım şifresini
Tutmayan zamanın:

İlk yolcusu gibiydin
Son anda yetiştiğin vapurların



rüya



kanımı kıran tümör
pıhtınmış
'bahar çökertmesi' diyorlar
anlam ile meal arasına sıkışmış kalbin
uçurumuna

mesel’ime giren kurt
hoyratlığınmış
parmak izinde barut
ağzımda kokusu:
sevişmişiz

kibrinden düşen G'ül
K'ül oluyormuş
savursam gök incinir
hakikat susar
geriye kalan
rüya



intika



keserken makas yırtılır
ovalar geçer trenlerden

keserken jilet kanar
düğümlenmiş bir çeşme akar
boğazından

yaz gelir, düşer  yaprak
silinir ezberindeki adlar

ayrılık yırtılmadır
kemik, çürüyene kadar tutar ölümünü



Ah



Hayat beni ileri sardıkça
Seni geriye itecek
Yandığım
Ağladığım
Beklediğim
Büküldüğüm ne varsa
Hasretle tutacak elini

Cehennemin  - akmayan
Aklın cinnetine her başvurduğunda
Kendini tekrarlayan bir “an”
Olduğunu anlayacaksın
Seni cehenneminde tutan umut
Akvaryumun olacak
Karışmış misina gürültüsüyle uyanacaksın güne
Radyoda  
“sen kimseyi sevmedin sevemezsin”
Çalacak

Diline düşecek sakarlığım
Yazdığın mektuplarda
Kekeme bir kadın bulacaksın



Yanık




Tesadüfün sevgilisi olan
Zamana kıyarak koşar
Her satır başında
Kimsesiz anılar

Melekesini kaybeder şehir
Sokaklarına hüzzam basar
Kederinden değil
Yapraklarından kanar

Nefret ile özlem
Barışamaz bu cenkte
Biri öldüğüne
Diğeri gömdüğüne yanar



İkrar



Parça tesiri yapıyor gidişin
Bir çatal ilk lokmada bükülüyor
Rüzgâr kesiveriyor kendini
Anlam boşluğa
Yüzün sonsuz çoğalan aynalara düşüyor

İhmal ile
İhtimal arasında akan zaman
Duruveriyor

Susuveriyor
Meyil ile medet arasında dolaşan
Enstrüman




Can yanığı




Öpünce geçmiyor can yanığı
Ne yapsan ne etsen kar etmiyor
Ruhuna çekilen zımpara
Bulamıyor son vedayı atacak yüzeyi 

Devrik bir cümleden beter 
Darbe yemiş toprağını sulamak
Yeniden can vermek eşe dosta
Güne, sesindeki güvene

Darbe, bir karşı susuş şimdi
Kenara alınmış zaman
Ne oyuna girecek gücü var
Ne pozisyonu geri alacak ümidi
Zaman, bir zaman…

Bitince geçmiyor can yanığı
Darbe ve zaman
Asılsız bir haber gibi tutuyor adını
Küpürleri boynuna dolanmış
Asıldıkça tekmeliyor
Can yanığını




firar



Gölgesinde bir yüzün
Uzak anılar oturur
Rüyasında firar eder zaman 
Odasının bir ucundan diğer ucuna

Sehpaya oturur elleri
Temas eder müzikle
Rüzgârını boşlamış
yelkenliler kadar

Aynasında bir yüzün
Uzak yollar kırılır
Baktığına değil
Kandığına inanır



savrulan



bi’ çiçek tozuydu
rüzgârın bol dökümlü saçlarına
tutunup
gi gi gi gi gi gi
tti.



Gül'




Gül’ için

Bir Gül’ için bir mevsim yaktım
Kabahati benimdir

“Sedefini sevdim ben senin”
Sözü benimdir

Şimdi girdiğim bu imtihandan
“can kırığı” düştü karneme
Gene beklemeye kaldım
Kederi benimdir

Bir Gül’ için
Bir ömür yaktım
Sebebi senindir.


Gün için

“En çok gözlerindeki boncukları sevdim”
Sözü senindir

Şimdi baktığım her şey
Ürperiyor
Kederi senindir

Valiz yandı
İki mahalleden iki yüz kaldı geriye
Biri aynasıyla ödeşir
Diğeri kırar yüzünü aynalarda

Söz biter sular çekilir
izin kalır
Boşluğu benimdir.


Gül’ ve Gün için

“Havasız ve metruk bir kalbin
Son nefeseydin

İyi ki geldin

Keşke gitmeseydin”


Yay ile Akrep




Aşk yüze vurur
Yüzden okunur şiir
Kıskacında tuttuğu merhemi
Zehir sana akrep
Düşer gölgesine
Okunu erken fırlatmış
Yay’ın
İki açmaz bir cenkte
Akrebin zamanı kalmamış
Yelkovansa ille dönecek
Yayı çoktandır tetikte

Hafızanın topraklarına yeni bir tabela dikiyor akrep:
“Sevgilisidir suyun ateş!”
Nicedir güllerle çiftleştiğini unutarak karanfillerin

Böylece aşk da melez kalıyor yüreklerimizde
Yay ateşe
Akrep suya dönüşüyor
Burçların günlüğünde

Topraksız, vatansız
Soracağı hiçbir şeyi olmayan
Bütün cevaplarını unutmuş
kötümser bir aşk bilgisiyle
Gerdanını kırıyor Yay
Hiçbir yerden çıkılmayan sokaklarda
Basit bir hesap hatasıyla yakalıyor kendini:
Ateş çemberi değil miydi Akrebin sırrı?

Ah Akrep! Ah ergen sürüngeni bu aşkın!
Göz temasını kaybetmiş hem
Hem içine gömülmüş bütün sesler
Ne yapsa ne etse çaresi yok
Bir kez yayından fırlamış ok, zamanı saramaz artık geriye
Kızgın kumlarda yalpalayarak koşmak
Kaçmak kurtulmak istiyor
Var ettiği sözcüklerden
Yeniden karşılaştığı kendisinden


Yani günün bu saatinde
Mağarasından çıkmış yabani bir hayvan gibi duruyor karşısında özlem
Sarılıp sarılıp acılar içinde debeleniyor
Gerilmiş Yayın hedefinde, kendisiyle

Zamanı büken akrep ile Yay’dır şimdi
Biri okundan zehirli
Diğeri çoktan gömülmüş zembereğine zamanın
Yana yana öle öle




Sen gittiğinden beri



sen gittiğinden beri
tadı tuzu kalmadı sabahların
sabahı geçelim
rakının, maydanozun, sarımsağın

şu pis kötücül sehpa
kirli perdeler
fotoğraflar
ampülü patlamış lamba
antredeki telaş
mutfaktaki neşe
sen gittiğinden beri yok olup
onlar da gittiler

ve kediler!
fakat gecenin uyuz bir saatinde
çığlık çığlığa dolaşan martılar çoğaldılar
enkaz büyüdü çukur büyüdü
şehri sağır eden volümle
adın, kokun…
gölgen gölgemi de katarak önüne
sokaklar, caddeler büyüdü

kulağım kapıda
gözüm yolda seni bekliyordum ya
komşular da gittiler
kimse alışamadı
gittiğinden beri
yokluğuna

şimdi kapı çalsa
 “kim o diye?” sorsan
o kadar burada olsan ki
kapı çalsa
sen açsan
geri gelsem



Sevgili'm



                                                                 Dilan’a…

çok havalı bakışların vardı, çeliği keserdi
o yeşil biberler ne acı! gözlerin
oysa sen giderken ben dönüyordum sevgilim

elbette son sözü sen söyleyecektin
imkanlarını kesecektin
inkar da olsa ikrar da olsa hevesin

kabul, kim görse ceviz ağaçlarından çetin hüviyetini
üzerinde eksik bir şeyler aranacak
son perdede kendine alkış tutan dumrul
sesinden şüphe eden tenor olacaktı
belki cansız, sahipsiz bırakacaktı
kalbindeki o muntazam nefesi

sen şimdi örtüleri ne güzel! bir masada
şehvetli bir tangosun, hem domateslerin ne suçu var
biberler acısınnn
iyi de güzelim
sen nerde gördün ölümüne akil bir adamın
aşka gönül koyduğunu
saftirik suratla aldığım boy ölçüm
pazar arabasında unutulmuş anı defteri
ahım da
insafım da!

yalanım varsa kör olayım
bin kez tövbe ettim
hiçbir mateme kusur olmayacak
aksatmayacaktım sözcükleri
rahat’da dur gözlerim hiçbir yere varamayız - inceliği
seni düşüne düşüne
düşüne
aşk uçar şiir kalır
yalanım varsa kör olayım sevgilim

ah sen!
ne güzel kokmuştuk birlikte
üzerinde şımarık bir pembe
çilekler, manolyalar açmış
sincaplar gezdirmiştik kaybolduğumuz dallarda
ama olsun!
hüzün de yıllanır
(yoksa yüzün müydü, şarap mı içmiştik)
hembenniyedahaönceölmedim temennisi

son hayalim ol!sun
belki o zaman yanılırım
çalarım aşkın mavi bakımlı tiktak’larını
sen giderken ben kalmış olurum
bütün dönüş yollarında sana çıkarım
kalbimin mezarlığına bir çukur daha kazıp
hazırlıksız yakalanmış gibi yaparım

inan ol yaparım
en azından böyle hatırlanırım
sen giderken
ben ölüyordum sevgilim.


itiraf



konuşma:
adımlarım yüzüne yaklaştı.
vakit yok, ikimiz de biliyoruz.
gözlerin güz sesinde.
hiçistemiyorum.
şalteri indiren boynum kıldan ince.
çeliğe yatan bakışların:
“yaşasın mücadelemiz, kahrolsun faşizm”
ikisi de ben değilim. yüzüne yaklaşan adımlarım
manyetosu boyundan büyük işlere.

günlük: tırnak yeme alışkanlığımı kaybettim


anı:
hangimiz suçluyuz
açıkdenizde yelkenkanatlı martılar
gökyüzünde siskeser bir lacivert
yüzünde parıltısı ay akşamlarının

sonraya bir var, öncem küçük sıradanlıkları hayatın
her adım ikiye katlar bileklerimdeki yangını
kül olur ömrüme
            aramızda tutmayan zaman


ölümünden sonra:
yaklaşmaz olsaydın o kente.
umuttutan, dalgakıran, yürek ağartan sesinde
sen yoksun bilmiş ol.

yine de sevebilirim
yürüyebilirim
evlenirim, çocuğum olur, adı adın olur bağışlanırım
geçerim önünden kan tutmaz çığlık vermez yapının
hatırlarım acelesini boynunun



Balıklar eve döndü



yakılacak sesim var
rüzgâr geçitlerinde sabık hayalim
elim avcumu yerken tuttuğum günlükler
yaprak yaprak açılan defterden
dudak izleri kanlı bir mızıka!
balıklar eve döndü

kapı çalınca usulca yana attığı başı
ne güzel!
kendini bilmez yorgunlukla ağırlıyor
koca bedenini divan
patates yumruları gibi
birbirini doğuran alışkanlıklar oluyor ev hali
(montaj görüntüler)
dilimiz kesilse bıçakla konuşacağız
bıçağı konuşturacağız
sakin
sakin
ele geçirilmemiş cesaretimiz var çünkü
balıklar eve dönünce
duvarda iz bırakacak kanımız
iyi de biz hangi yağmur sonrasıyız
nıç nıç nıç yaparak geçiyorsunuz
üzerimizden

demek deniz bitti
balıklar eve döndü
bize ait odalarda, bize ait acılarla oyalanırken
akvaryumla çıka geldi biri
burada daha iyi yaşarlar dedi
yaşarsınız demek istedi
bir yaprak koptu günlükten
kedimiz beşinci kattan aşağı kaçtı
ezik begonyalarda
miyav miyav
süsü

derken bir şehirden diğerine
yumuşakçalardan eklembacaklılara
ölüm de var derler ya
geçildi
saati saatine tamamdı yakamoz
rahip istavroz çıkardı
istilaya açık hudutlarımızdan
ne varsa götürüldü
sonra geri getirildi
solungacı kırık bir balık
istesek de dönemeyiz
sevdiğimiz sulara

bir kez mührü bağlandı yazgımızın
bozkırda yol gösteren yok
dikenlerimizden değil ama bulanık sulardan yorgunuz
rüzgârın diliyle ilerliyor
damağımızı acıtan kırıntıları ayıklıyoruz maviliklerde

balıklar eve döndü

denizlere, denizlere!


rus parfümüdür annem

                   insanın annesi öldüğünde çocukluğu da ölüyormuş.
                     annem yıldız erel’e…

annemi ilk orada gördüm
sesini ilk orada işittim
neden mutsuz olduğunu söylediği anda
başını usulca yana atıp
nasıl bir kadın olduğumu söyle!
dediği anda
anlamı, nicedir topuklarını kıran
bir valsin uçuşan kollarında
nasıl yaşandıysa
damıtılmış bir gururla.
tam orada
benzeterek mutsuzluğuma
yontuyor geceyi
kadeh tutuşun
            billur parmaklarıyla

onun nasıl bir kadın olduğu
ve benim keskin mutsuzluğum
kol kola
barış içinde
çok uzaklarda kalmış düşünce

ayaklarını göğsümde sürüyerek
gözlerini saçıma, ruhuma, başucuma             yaslayarak
ninniler gibi üşüyerek
geçiyor
nasıl bir kadın olduğunu
söylemek istediğim anda


Yanar Karaköy İskelesi Kurtulur Balıklar



salonun ortasındaki piyano gibi duruyordu yalnızlık
camlar mevsimin ilk yağmuruyla kırılıyordu
ıslanıyordu portren, saçlarım
daha dündü verdiğim kararlar.
kendimi yağmurdan ayırarak
yalnızlığımın tuşlarına vuruyordum
her ses kederli ayrılıklar tutuyordu içimde
bir yanım karaköy iskelesinde yolcular uğurlarken
öte yanım son kalkan vapura atıyordu kendini
camyüzümdü bekleme salonunda yağmura itiraz eden
verdiğim kararlardı bırakacağım denize
oysa içimdeki vinçlerle kaldırıyordum hayatta kalma isteğimi
sisler arasında çarpışan iki tekneden
arta kalanlarla anlıyordum:
            rastlantı hatır sayılırdı aramızda

vapurlar boş kalkıp boş yanaşırdı rıhtıma
el sallayan insanlar olurdu
kendimi yağmurdan ayırarak güverteye geçecektim
güverte hüznümün yarısıydı
rüzgârda savrulan ağaçlar gibi duruyordum eşikte
piyano tuşlarına vuruyordum
(yalnızlığımın tuşlarına)
öyle bir dengeydi ki; aramızda her son söz
denizin dalgalarında nöbet tutan fenerlerdi
o çırpıntıda seni arıyordum

balıkçının livarını doldurma uğraşıydı umut
aynı umuttu
dudaklarındaki iğne yırtıklarıyla birbirine sokulan
ve kaygan pullarıyla denizini arayan balıkları
balıkçıdan ayıran

senle ben arasında yanaşmaydı karaköy iskelesi
yeniden başlardı hayat
yolcular balık ekmek satın alırdı
çiçek pasajına kadar kalbim, kalbine çelik halatlarla bağlanırdı
yeniden karaköy iskelesi
çımacı önce seni savururdu vapura
sonra beni atlar
geceyi bir perde gibi gererdi aramıza

gece hep ıslak olurdu
beyaz bir ışık gibi inerdi güne
kendime alıştırarak söylerdim o zaman
yürümekte olduğun sokakların
çoktandır unutulmuş olduğunu

son kalkan vapurdan
            seni böyle uğurlardım

hatırlayabildiğim her şeyi gözden geçirirdim
gözden geçirmek sere serpe bulmaktı vücudunu
dokunmaktı ilişkinin lacivert sularına
oysa bu antre zamanın içimizde durduğu gibi
tutmuyordu gidişini
sen yokmuş gibi gelirdin
ezberimde kalan son cümleyi
silerdim teninde

ama bir karar almıştım, o güverteye çıkmalıydım
senin mezopotamya kültürün
atlasların bilmediğim öykülerini fısıldıyordu
bir gitar sesi gibi açılıyordu sayfalar
kendimi bu bitişiklikten alıkoyamıyordum
her seferinde uzaklaştırdığım üşüme isteğim
kendine kusursuz hikayeler ediniyordu
böylece seni izliyordum

ama bir karar almıştım, o güverteye çıkmalıydım
senin mezopotamya kültürün
atlasların bilmediğim öykülerini fısıldıyordu
bir gitar sesi gibi açılıyordu sayfalar
kendimi bu bitişiklikten alıkoyamıyordum
her seferinde uzaklaştırdığım üşüme isteğim
kendine kusursuz hikayeler ediniyordu
böylece seni izliyordum

bildik bir hikayenin sonu gibi geldin
elinde kibrit, yüzünde keder
ben adres defterime ekliyordum yangını
eğlenceli bir yolculuk olmalıydı
havayı kuşatan koku
dün pulları kaygan bir balığın
dudağını sıyırmıştı



Gökkubbedir her aşk



                                   kanatları çarpa çarpa uzaklaşan ayrılık!
                                                                              ne kadar yalnızsınız...

kalbimin dayanacak hali kalmadı
başımı göğe çevirip susuyorum

seçemiyorum en son hangi yıl sevmiştim sonbaharı
yüzüm eskidi de ondan mı elbiselerim buruşuk
yoksa bildiğim bir şey var da kendimden mi saklıyorum?

mahlas bu. yoksa inanırdım, seni sevdim
bu yüzden yolunda değil işler
bizi var eden şeylerde rüzgâr var
geceyi üzerimize salan
ve yalın bir ayrılığı
dehşetle kucaklayan

ah paradoks! ah benim kalabalık kavalyem
hayatı karmaşık edebilmek için daha çok
hız katabilmek için çözülüşüme sana ihtiyacım var
melekler gökkubbede ağlaşıyor
kediler tüylerini parlatıyor
aşk izdiham
kanatlarında
öksüz meltemler uıyuyor

anlamak için uğraşıyorum
evin ışıklarını sönük buluyorsan
olgunlaşmamış tenin reddediliyorsa sana rağmen
kalbin rıhtımlardan geçer, vapurkalkmaz
tenhalığını yineleyerek
aldırma, seni sevdim.
aldatmayı öğrendiğimden beri söylüyorum:
seni sevdim
kırgın değilim
metruk bir çocukluk geçirdim
ilgisi olabilir, düşünüyorum
en çok seni severken ölmek istedim


Eğer bensem




aşk kendimi telafi etme çabasıydı
dönüşsüz inatçıydım
kaşlarımda hoyrat bir çığlık
şövalye mührü basılmıştı kanıma

artık rüzgârla dağılmıyor saçlarım
aşka şartlı sebeplerim
gıyabımda iyidir şahsen tanımam
hal hatır sorulacak gibi de değilim

el sallayıp geçen çocuk:
kim bilir ne hoş bir ismin var senin de

indirin duvardan anıları
kalamış’tan denize salın
korkmayalım ölümden
mavidir hep gözleri
                     denize bakan ihtiyarın

her anı belleğimde gezindikçe acıyan enstrüman
anlat be kadın!
senin de sevdiğin vardı
fiğ tarihinde taşlıtarla yokuşunda vurulduğun
 ‘deniz pavyon’da pezevenklik eden
            gaffar üldegil
            değil miydi?
aşinalığıyla tanıştık gözlerimizin

bensem sözlerini geciktiren
tanık olduğum aşklarda
yerim olmadığı içindir, bağışlayın
sıram geldiyse, anıldıysa ismim
çekilirim aynı acıdan
sarmam bu yaramı da


Bir evde neler olmalı


evinde hep müzik olmalı
mutfağında baharat
koltuğunda kedi
pencerende bahar
kapında ayak sesleri
içinde ürperti
soluğunda aşk
banyonda gazete
duvarlarda resim
balkonda çiçek
yatağında arzu
kalbinde şefkat
ve her yerinde evin müzik olmalı

perdelerde güneş
bardağında rakı
ocağında en yenisinden bir tava
dolabında meyve ve biraz daha rakı
küçük odada gitar
portmantoda yeni asılmış çanta
antrede ayak izleri sevgilinin -
ıpıslak
ruhunda neşe
düşünde deniz
ve her daim müzik olmalı evinde

hazırda kağıt, kalem
omzunda kuş
sesinde hayat

ve her köşesinde evin muzır anılar

tabağında çilek
çatalında zeytin
kaşığında salata
saçında aklar
bedeninde sıhhat
aynada alın çizgilerin
koynunda arkadaşlar

ve müzik
atlıkarıncalar gibi dolaşmalı içinde her daim
hafızanın bütün notalarına dokunarak.



Yanmış şiirler

yanmış şiirler
içime sızan odalara

ürkütürsün beni, çiçekleri koklamadan geç.

gittiğinde anladım, büyüklük sandığım
beklemekmiş seni

hayat:
biliyor musunuz, zamanın tenimle ilişkisi
korktu yalnız kalmaktan, sendeleyip düştü gölgesine
yazık dedi, çok acı çekti, katlanamadı kendisine

annem:
iki rüya arasında
iki deniz, iki oda, iki kadın bazen
düş bu! diyor, sabaha çok var
o halde örtünüp ruhsuz odalara
yakalım perdeleri

yanmış perdeler:
hangimiz izlemedik kornişten geçen treni
her temizlik gününde
camların kimsesizliği

yanmış şiirler:
çürüdükçe güzelleşiyor elma
dönüyor anayurduna

umut:
bugün yokum.
güller isyanı başlayana dek
bahçeyi sulamaya devam et

koro:
yalnız kaldık kuyumuzda
önden gidenler düştü.
avuçlarında gül izi

yanmış şiirler:
ah ne yazık! gerdiğim ipler koptu
aynalar kırıldı, yosun tuttu balkonlar
hangi annemin oğluyum unuttum
seni beklerken anladım:
şimdi ne denizler taşıyabilir beni
ne sığabilirim odalara

ayna ayna, söyle bana! var mı yangınla güzelleşen ruhumdan güzeli?

ayna:
adımın geçtiği ilk masalda kırıldım

aşk:
kızım olursa gece
oğlum olursa ışık olsun adı
böylece tamamlayabiliriz yangını

yanmış şiirler:
yanmış fanilalar gördüm, yanmış düşünceler
caddeye açılan sokaklar
yanmış vedalar, başları ayrı düşmüş çöpler
kibrit çöpleri, yanmış hayatlar
sordum başımı öne eğerek

neden ölünce küçülür insan?

aşk:
elimden tuttun, yazdı, ilk bakıştı hayata
gençliğin sularını taşıyordu tenin
öylesine berrak, öylesine saf
avurtların ne güzeldi
güldün mü gamzen olmak isterdim

yanmış şiirler:
faşizm, iki kişiyle başlar, denir
ne tuhaf, iki kişiyle yapılır büyük yalnızlıklar

yalnızlık:
elimden tut
yoksa düşeceğim

aşk:
bir ömür sandım seni
koca bir aldatmacaymış hepsi.
çünkü sen yoksun. yoksun. yoksun.

yanmış şiirler:
ürkütürsün beni, çiçekleri koklamadan geç.
geç. çok geç.


Yanmış kibrit çöpleri


geç pazartesi salıya uğramaz
akla cinnet çağrısı gazeteler
hayra yorulacak alamet midir balkonların sessizliği
belli ki fısıltıyla konuşuluyor:
‘nasılsa duyan olmaz’
ama biz de duymuyoruz, kimse duymuyor
rüzgarı ipince sararak boyunlarına, meltem akımlarıyla geçiyorlar birbirlerine
medet: yanmış kibrit çöpleri
şimdilik ne hayır, ne alamet
başları ayrı düşmüş
yine karşılaşacaklar. 

taarruz emrini mahallenin delisi verdi.
oysa savaş diye bir şey yok!
teke tek, göğüse göğüs değil ama
bir takım sabaha karşılar, tecrit edilmiş acılar
işkence edilecek kuvvetlerimiz var.
medet: yanmış kibrit çöpleri
şimdilik ne hayır ne alamet
ama orta yerinde alevin işte yeniden karşılaştılar.

arka bahçesine erken iniyor akşam, yoksulluk inzibat eri ülkenin
hayra yorulacak alamet midir abisiz çocuklar
kedilerimizi de tutun öyleyse, köpeklerimizi de
nasıl olsa bin ömürlerimiz, kadınlı erkekli cinnetlerimiz
feda edilecek bedenlerimiz var.
ama razı gelinmez, dişe apsedir kimine iyi gelen karanlık.

geç pazartesi salıya uğramaz
akla cinnet çağrısı gazeteler
demek uçmasını da öğreneceğiz
balıklar gibi yüzeceğiz havasız kalırsak
medet: yanmış kibrit çöpleri
sarmaş dolaş.



yanmış masallar


rüzgârdan kaçarken bulutlar
mehtap diz çöker geceye
yıldızlar bilir, göktür masalların tacı
üç elmadan biri
göğsünden acıtarak düşünce yere
hakikat incinir
kavuşmak
belki başka masala



son düello



rüzgâra savurduğum yüzünün
hatırasıyım şimdi

cam denizde okşanmaya hazır balık
lütfu esirgenmiş hayat
son düellodan sağ çıkmış
kalp

hepsi birden olmak istediğim için yazıyorum
biri eksik kalınca
tamamlanmıyor aşk



Kuşlar




büyük ağaçlar yıkıldığında
yalan söyler yapraklar
dallar
kökünü sulayan ırmak
vücudunu kemiren kurt
onunla güzelleşen toprak

kuşlar

Susar.






Zaman



zaman sende durmaz
cesaret ister sana bakmak
bir kez baktım
ikinciye sıra gelmedi hala



Resimler



resimler dökülüyor içimden
köksüz, tarihsiz, bitimsiz
                                   resimler
o resimler ki
ruhumun girilmez cangılından
başka çağlara kat edip
bana kendimi hatırlatıyor:
            çabuk geçilmiş sevinçler
            dikkatsiz yaşanmış aşklar
            zamansız edinilmiş acılar
                        oluyor da
eteğini göle bırakmış bir dağın
sessizliğinde anlaşılıyor ancak
            ölümün bir duygusu var
bitmiş, tüketilmiş aşkların
mağrur kalıntıları kadar berrak
dökülüyor içimden hızla
her duygusunu yeniden kuşandığım
ve kendimi iyi hissettiğim
o resimler
biliyorum
bir araya gelemezler artık.




Deniz izi



topuklarınla seziyorsun kumsalı
seni bulutlar okşuyor
titreyen sular, sazlıklar

kokla! bir baharda uçup gitti
ne ayrılık kaldı geriye
ne o eski paralar, çağlar

sandalda unuttuğun fularınla dönüyorsun

gözlerinde aşk: deniz izi...




Gel bul beni



geni bozulmuş ormanda
sürekli bir iz gibi sensizim
en olmadık anda batısıyım göğün
çok önceden sönmüş yıldız
külsüz ateş, sapsız bıçak
ne kuzeyime gün doğar
ne doğuda sakiniyim suların
göğsümde bir acıma, infilak!
öğrendim: sesi ölünce değişirmiş insanın
kaderi yazılınca aşkın
işte gene o hazin gece
uykusuz kalmış yorgun azrail
çökünce sular, bitince orman
dinince kalbimdeki bıçak
sırtımı gene sana dönerim
tebeşirle çizerim asfaltı
tek sana yanarım
yakama düşen utanç
çarmıhımdaki çivi
ey aşk!
nerdeeysen gel bul beni



Bakır tepsiler


kırdım denizin orta yerine gümüşten sesler
altın hayalleri
susarak haylazlık ediyor-
lar sabıkalarını siliyorlar
göç ediyorlar nihavendine en acıklısından bir şarkının

bakıyor-
muş gibi yapıyorlar seviyor-
muş gibi
yıkılıp gidiyorlar

sandalyeleri kırık.
odada baş başa kaldık.
hasret önce gelir sonra ayrılık
ölüm ödünçtür
bir yastıkta koca yarık

hangi bıçak kesti nefesinizi?
ucundan tutarak alnınızı
kim acıttı büyüdüğünüz günleri.
odada, halının üzerinde, saçaklarına uzanmış
yatıyor saçları
memeleri dağılmış, uçları kızarmış sonsuzluğundan
iç çekmelere adamış kendini

yıkılırsan sen de gel
bana ellerini ver
inleyen nağmeler söyle
med’im de sen ol cezir’im de

helali hoş olmasın
çürüsün ruhunuz
anneniz yakılsın
pul pul dökülsün nefsiniz
başı boş rüzgârlarda
canım benim!

biliyor musun önce kimi vurdular
ateş ettiler sokak ortasında astılar kurşuna dizdiler düzdüler
hep sabaha karşı sabaha karşı sabaha karşı gel-
diler rüyamıza girdiler bir yerinden hikayenin bitirdiler
elleri ruhumuzda dolaşıyoruz birlikte
kur yapıyoruz ilk çekilen tetiğe

ilk kim söylemişti kim vermişti sırrını kirpinin
kim düşmüştü önce ardından gidenin
bakır tepsilerde çalakalem atlar
çelik merdivenlerde ağır ağır adımlar
bir gölge ki upuzun, tertemiz yüreklerimizi
dağlar dağlar dağlar

kırılmış elmaslar


su çırpıntısıdır ömrüm
durulursam ölürüm
siz mavi rüzgarlarınızdan dökülün
dökülün ki beklediğimiz bir şey olsun
kollarımızla boynumuzla
kafamızla bakabildiğimiz
görüp de vazgeçebildiğimiz
upuzun ve ipince
rüzgarlarınızdan dökülün siz
her yağmur bağlaçtır çünkü
tutulur saçların
gelişir yüzüm
şeker gibi, limon gibi
hem ne fark eder
aşk en güzel süsüdür göğsümün.


siz diyorum ya
biraz ileri gidiyorum
yanlış bir adım sonumuz olacak
soğuk olup dönüyorum
kırılmış elmaslar ediniyorum
sizi böyle seviyorum

binlerce kez bakıp
binlerce kez vazgeçebilmek için.







Kahvaltı



son sözlerimdi kıyıdan açılan
‘asla dönmeyecek’
ağzımdan fırlarken istemeden
kendime ayırdığım sayrılıktı:
prensler dağlardan inmez bu iklimde

böyle ıslıklıyorum
geçiyorum diğerime

kurumuş bataklığında sallanırken kalbinin
bahardan kaçardım
unutuşa büyüyen hayallerinden
bir sabah kahvaltısında oturduk karaya

bir gülden diğerine gülümseme-
ler veren yüzün
tenimde emekleyen öpüşün
işte günü gerçekliyor
korkarım şiiri yok bu ayrılığın

kendimi unuttuğum günlerdi
kolların vardı beyaz ölümler sarnıcı
fotoğraflarımız vardı
yanmış elma kabuğu kokan
kar romantikleri, yağmur efektleri
iddiası kalabalıklar olan
çiseleyen bir gülümseme:

biz ki sefaletlerde çoğaldık
çalmasını öğrenerek rastlaştık
sevişmelerimizdi akşam böceklerini yatıştıran

alnımı dağlara dönerek haykırabilirim
atkım boynumda
salınarak yürürüm
son sözlerimdir bıraktığım masaya

kahvaltın hazır
anahtar paspasın altında





Blog Arşivi