Tren



tren


Bu tren nereye gidiyor?
-Nereye gidiyor gerçekten bu tren?-
Hangi istasyonlarda durur?
Durur mu? Ya durmazsa, ya bizler durduğunu sanırsak?

Trene bindi. Pulman koltuğuna oturduğunda anladı, artık istese de inemez. Çöküp kaldı koltuğuna. Gazetesini bile alamamış. Bari yolcu edeni olsaydı. Keşke birileri karşılayacak olsaydı en azından. Boşluktan gelip boşluğa giden bir hayat. Onun hayatı, benim hayatım, bizim hayatımız. Biz! O büyülü sözcük: Bizden biri... Bizler... Bizim...
Biz’in yerine konabilecek bir sözcük var mı acaba?

Az sonra treninin restoranına gidip oturacak, talihi varsa sohbet edebileceği birileri de olur, garson kendisine iyi davranır. Yeterince parası var, gidene kadar içebilir. Nereye gidene kadar? Ankara’da şimdi kar vardır, Eskişehir’den geçerken peronunun sisli müdavimlerine bakar, tren, karşıdan gelen diğer treni bekler, yolculuk uzar. Bu kez uzasın, nasıl olsa acelesi yok. Hem iyi de olur, bu trende ne denli vakit geçirse o kadar iyi.

Siz de mi Ankara’ya... Hayır ben her yere... Erzurum’a, İsfahan’a, Şarkışla’ya, Cudi’ye... Ne diyor reklamlardaki kız: Ben özgürüm. Ben de özgürüm. Yanıma 45’lik bir Cold aldım. Kim istese vurabilirim. Evet Ankara’ya. Orada mı oturuyorsunuz. Evet. Ailemle birlikte yaşıyorum. Beni severler, iyi bir aileyizdir, tabi ara sıra tatsızlıklar olmuyor değil. Siz, siz de mi ailenizle oturuyorsunuz, hayır ben rakıyı tercih ederim. Demek yazarsınız. Şiir... Ha öykü! Güzel, ben öyküleri severim, sıkıştırılmıştır öyküler, ne kadar anlayabilirseniz o kadar! Geceleri şiir okurum. Demek şiir kitabınız da var. Havada gözlüğü çıkarmak mı? Ne güzel bir isim bulmuşsunuz. Eskiden ben de yazardım, sonra ben şiiri, şiir beni bıraktı. Aldattı beni. Başkalarını sevdi. Köfteye bayılırım, yiyelim. Sigara? En iyisini yapıyorsunuz, bizimki düpedüz intihar, biliyor musunuz, insan en çok ölümünü severmiş, o kadar ki, hayatı boyunca en çok onu düşünürmüş. Nasıl sohbetim sizi açtı mı? Anlaşıyoruz değil mi? Evet, bence de. Bir gün yolum Bartın’a düşmüştü, bir arkadaş yatıyordu, siyasi, ziyaretine gitmiştim, iki ay sonra öldü. Demek coplandınız. Hangi olaydı? Fırıncının kızı berbere aşık olur! Ha tamam hatırladım. Bartın’da fazla kalmadım, oradan Zonguldak’a geçtim. Çocukluğumun şehri. Evet, bir duble daha lütfen, canım yanıyordu, her şeyi Bartın’da bıraktım sanıyordum. Yanılmışım. Meğer Hakkari’de bırakmışım, dalgınlık işte, sonra bir daha o sinemaya gitmedim. Hangi sinemaya mı? Haklısınız, biraz daldan dala oldu, gerçek şu ki ben Hakkari’ye hiç gitmedim. Şerefe!

Canı sıkılıyordu. Adam canını sıkıyordu. Aslında canını sıkan sadece adam değildi. Şu dar koridorda oynamaya çalışan çocuklar, onlara bile dayanamıyor. Şeytan diyor ki tut şunların kulaklarından doğru pencereden dışarı. Sonra seyreyle feryatları. Ne yaparlar acaba? Üzerime çullanıp temiz bir sopa. İşte o sıra gülmeye devam edeceksin, bir de okkalı küfür düzeceksin ki, tamam olsun. Hayır sevgilim yok. Hiç olmadı. Kimse beğenmedi beni. Yeni ayrıldık, yurtdışına gitmesi gerekiyormuş, malum hayat zor, ekmek aslanın ağzında, elbet çağa ayak uydurmak lazım, düşünsenize ülkemizde sürüyle holding var. Doktoradan sonra altına araba da çekerler, ev tutar, dayayıp döşer, CD koleksiyonları, enteresan mumlar, çikolatalı, mis kokulu tütsüler, resimler, kitaplar... Kim dayanabilir böyle bir vaade. Demek Tavşanlı’yı geçtik. Bakın kar başladı işte. Nicedir bunu görmeyi istiyordum, şimdi Ankara’da da kar vardır, ne güzel! Tunus’tan Kızılay’a doğru yürüyordur insanlar. Gitti. Her şeyi bırakıp gitti. Garsonun bıyıklarına dikkat ettiniz mi? Çok komik, sanki gece gündüz uzamasınlar diye bıyıklarını yiyor. Faşisttir bu! Faşist! Faşist, bana bir duble daha rakı! Hep bu kadar içmem, bu akşam nedense canım istedi, yolculuk her zaman baştan çıkarır beni, belki de nedeni sizsiniz. Kim bilebilir, evet devam edin, ne diyordunuz, ülkemizde maalesef polisiye romanlar yazılamıyor, yazılanlar da birbirinin kopyası, haklısınız, beni bulabileceğiniz bir adresim yok, üzgünüm, üstelik siz de pulman yolcususunuz değil mi? Yataklı olsaydı gidip hallediverirdik işimizi, aslında tuvalet de uygundur biliyor musunuz? Yakalanma tehlikesi heyecan katar işe, çabucak boşalırız. Adımı söylemeyi mi unuttum. İsterseniz şöyle diyelim: Benim adım Kırmızı.

Tren, gecenin içinden soluksuz bir tay gibi geçiyor. Geceyi ve dileyenlerini uğursuz bir aşka bırakıyor. Her kim ki aşkı kendinde ararmış, soyuna geçermiş tüm acılar, bu yüzden trenler evlat edinilmiş çocuklara benzermiş, açmış, açıkmış kalabalıklara. Ama hangi kalabalık? Bakışlarını, göğünü, öfkesini dindiremiyor bir türlü. Yatıştıramıyor mavili kayalıklarını. Keşke tren yerine vapura binseydi, dalgaların kılıçlı yükseltisine. Bir güvertede tek başına olmayı yeğleyebilirdi, yeğleyebilirdi tuzlu sulara karışmayı. Oysa bu tren, ağır ağır ilerliyor, tarihi bozan, ya da yeniden yapan diyelim, bir tesadüfe uzanıyor. Orada birileri var, tanıdık yüzler, sonbahar alnına düşüyor Ankara’nın, Ankara, yumuşak bir atkı gibi dolanıyor boynuna.

Göz göze geldiler. Gözler içkiye bayılır. Uzun denilebilecek bir süre bakışlarında kaldılar. Ne anlatmak istiyorlar, gözler ne söylüyor? Bir kurmacayı yürütüyorlar birlikte. Gözleriniz çok güzel. Keşke gözlerim güzel olsaydı. Sıradan. Hiçbir boka benzemez. Bir keresinde şarkı söylüyordum, sanırım Feraye’ydi, biliyor musun dedi Naci, sen insanları etkilemek için şarkı söylerken gözlerini kapıyorsun. Salak Naci, hep salak kalacak Naci! Çocuk Naci! Bana gözleriniz güzel diyor, oysa yıllar oldu Feraye söylemiyorum. İçki servisi bitti mi? TCDD’ye söyleyin de böyle tatsızlıklar yapmasın. Biz içmek istiyoruz. Para harcamak istiyoruz. Sana da bolca bahşiş garson bey! Hadi bize içki getir garson bey! Ankara henüz çok uzakta!

Ankara’da kar var mıdır sahiden? Hava raporu yağacak dediydi ya, belli olmaz. Planım yok. Hele Ankara’ya bir ayak basalım, gerisini düşünürüz. Nimetlere gitmek istiyorum. Sakarya’da çay içmeyi özledim. Neydi adı? Hani pasajın içinde, küçücük bir dükkan! Hah! Hatırladım: GORALI! Duruyor mudur acaba! Keşke devretmemiş, kapanmamış olsa. Siz de mi giderdiniz? Bilirim ODTÜlüler sever orayı. Ben de ODTÜ’ye bayılırım. Hele baharda! Çok istemişimdir ODTÜ’de okumayı. Felsefe ya da sosyoloji. Ama olmadı işte.  Zalim hayat, ellerini çekmedi yakamdan. Siz hangi bloktaydınız? Bir altımız! Biz dokuzuncu katta otururduk. Aşağıdan İstanbul geçerdi. Konya asfaltıyla İstanbul asfaltı arasından. Tek tük ışıkları balığa çıkmış teknelere benzetirdik. Madenciydi. Şarap içerdik. Adı Kırmızıydı, yani kırmızı Cem. Bir daha görüşemedik. O Bartın’da kaldı, ben Zonguldak’a döndüm. Ya da buna benzer bi’şey... Hem ne diye anlatıyorum ki bütün bunları, siz devam edin. Ne diyordunuz, Tahir’le Zühre meselesi mi?..

Başım dönüyor. Dilim de dolanmaya başladı. Hay Allah! Ne tuhaf, trene binmeden önce keşke yanıma doğru dürüst birileri otursa diye geçiriyordum içimden. Bu tam sürpriz oldu doğrusu. Neden daha önce karşılaşmadık ki! İçimi ısıtan bir yanınız var; tanışıklık duygusu, yıllar öncesinden kesilmiş bir randevuyu yerine getirir gibiyiz. Belki de tren yüzünden, trenlerde herkes birbirine benzer, umutlar yaklaşıktır, geriye itilmiş sözcükler ileriye çıkar, rahatlar insan, yolculuk bitince bağ kalmayacağı için belki de, hani orospularla yatmak gibi bir şey. Ne sorumluluk, ne ortak bağlar, ne de bir tarih. Yürüyüp gidersiniz, saklamazsınız kendinizi, neyseniz o! Kimileri de oyun duygusuyla yaşar böyle yolculukları, kendileri olmaktan çok, bütünüyle başkası olmayı denerler. Başka bir hüviyete bürünmenin, kendini uzaktan seyretmenin hazzı. Çoğu kez başarılı olunamaz ama, bir yerlerde mutlaka hata yapılır, gene de önemsizdir, yüzünüze vurulamayacak kadar geçtir artık. Tren, arkasını dönüp gider. Oysa siz, kendiniz gittiniz sanırsınız. Neden şu vagonlarda ışıklar sönmez ki! Neyse önemi yok. Nasıl olsa uyumayacağız değil mi! İyi ki yanınızdaki koltuk satılmamış. Bunca sohbetten sonra siz başka vagona ben başka vagona, pek uygun düşmezdi. Bakın, valizimi bile aldım. Siz tuvaletteyken. Her şeyi çabucak hallettim ben. Zaten birkaç saat sonra restoranı yeniden açacaklar, kahvaltı için. Bu kez hesabı ben öderim.

El ele tutuşmadılar, bir daha göz göze gelmediler. Hiç uyumadı. Uykusunu alamadı. Restoran çoktan açılmış olmalı. Ortalık buram buram Ankara Ankara, kondüktörün sevimsiz çınlamasıyla kendine geliyor. Demek Ankara!

Koltuğunun üzerindeki demirlerden valizini indirip kapıya yürüyor. İçinde hoş bir serinlik var. Kolu aşağı indirip kolayca açıyor kapıyı. Trenin durmasına en fazla birkaç dakika var. Peron ayağının dibinden kaymaya başladı bile. Tren durduğu an aklına geliyor, kimseye geleceğini haber vermedi, verseydi mutlaka karşılayan olurdu. Mutlaka ‘biz’ yerine konulabilecek bir sözcük bulunurdu.


Sanıyorum burada ayrılıyoruz. Evet ayrılıyoruz. Yolculuk bitti. Evet maalesef. Keyifliydi. Haklısınız keyifliydi. Belki bir gün böyle bir trende gene karşılaşırız. Haklısınız, belli mi olur, belki yeniden karşılaşırız, böyle bir trende, evet, böyle bir trende, sen ve ben, siz ve biz, bu trende olmasa bile başka bir yerde, başka bir rüyada, karşılaşabiliriz... 

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Blog Arşivi