İki adam. İki muamma.
Aynı şehrin aynı köyünde doğdular.
Hemşeri olmaları bir yana neredeyse
bir ömür benzer işler yaptılar.
Tanıyanlar lezzet ikizi dedi onlar
için, ne harama göz koydular ne cana.
Bu iki adam, iki muamma, karada
cahil denizde bilgin oldular.
Dev cüssesi, kocaman mavi gözleri,
bembeyaz sakalları, pos bıyığı,
nasıra adanmış elleri ve rakısına
sofa ettiği göbeğiyle Koca Hasan diye çağırıyorlar birini.
Bir diğerinin omuzları çökse de
yüreği hala sağlam.
Biraz daha yaşlıca ötekinden. Biraz
daha uzun boylu.
Şöyle kafasını kaldırıp
gözlüklerinin altından baktı mı,
hayra da olsa bir kez daha
düşünürsün ağzından çıkacak lafı.
Yavuzların Yavuzu diyorlar ona da.
Denizi, havayı çok iyi biliyor bu
iki yaşlı kurt. Gezmedikleri sınanmadıkları derya kalmamış yeryüzünde.
Birisinin yıldız koleksiyonu varsa başucunda, diğeri koynunda istiridye
biriktirebilir. Biri ağzından fırlattığı bıçağı saplayabilirse ağaca, diğerinin
narasına iki köy birden uyanabilir korkuyla.
O derece zamanlarının efendileri.
Köyün en sevilen iki ihtiyarı aynı
zamanda bunlar.
Ama bir tuhaflık var.
Köyde dedikodusu bile olmayan
tuhaflık şu ki; 40 yıldır konuşmuyor, karşılaşmıyorlar. Adlarını anmıyorlar
birbirlerinin. Sanki kükremiş bir nehir geçiyor aralarından.
İki gökyüzü oturmuş başlarına.
İki ayrı mehtaba bakıyor, iki ayrı
güneşe dönüyorlar yüzlerini.
Yani o kadar ki biri sevdaya
tutulsa, diğeri ayrılacak yavuklusundan.
Nedir bu
ihtiyarları ayrı koyan, beraber tutukları zamanı yaralayan?
Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu ’nu
nedir koca deryada bulanıklaştıran?
Bir zamanlar 70’lik rakı şişesini
dişlerinin arasın alır, bir dikişte boğarmış sek rakıyı.
Son yudumuyla boğazını temizler,
ardından fırlatıp kırarmış yere. Şimdilerde bir büyüğü içmesine gene içiyor ama
artık daha itidalli, daha yumuşak, yaşına hürmet etmesini o da biliyor bizim
kadar.
İlk yudumları aldıktan sonra
neredeyse fısıldar gibi soruyorum: Söyle bakalım Koca Hasan, bunca yıldır nice kıtalar
aştın, nice denizler gördün, nice insan tanıdın, en çok neye şaşırdın, yanıldın,
aldandın?
Pos bıyıklarının arasından zor
belli olur gülümsemesi Koca Hasan’ın. Tuz basmış mavi gözlerinin yarısı
kırmızı. Cevap vereceği çok şey olduğunda keyiflenir, kelam edecek olmanın
hazzını şöyle bir gezdirir damağında.
Bak, görüyor musun şu tepenin
üzerine oturan bulutu? Nasıl da gök kubbe yapmış köpük köpük. Alameti yarına
kalmaz kuvvetli poyraz rüzgârıdır, hiç aldatmadı beni bu yaşıma kadar. Yeni doğan ayı gördün mü? Ne zaman
götünü yere vererek doğsa ille de bir kıyamet kopar dünyanın öbür ucunda olsa
da. Ya da şu karşıdaki gâvurun adasını ele alalım. Ne vakit ayna gibi gelir
karşına oturur, tepesindeki gazinolar bile görünür olur, ertesi güne kalmaz
kıyamet lodostur, nerde olursan ol denizdeysen eğer tez elden alıp çapanı,
bulacaksın sığınacak limanı.
Bunlar doğanın bizlere verdiği
işaretler. Taa dedelerimizden bu yana, bu işaretlerle yolumuzu bulduk, bu
işaretlerle ufkumuzu gördük. Hiç mi hata yapmadık? Çıkılmaması gereken
zamanlarda çıktık mesela denize. O şerefsiz bir kükredi mi, ağzını açıp aslan
gibi saldırır üzerine…
İki gündür dalgalardan serpinti
alıyoruz ya, tuz elimizi yüzümüzü yara etmiş.
Can acısından karın acısını
duymuyoruz. Bir tek susuzluk var aklımızda. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken,
akıl bu ya, ağlardan iki kurşun kesip birini em diye veriyorum çocuğa. Çocuk
şaşkın şaşkın yüzüme bakıyor. Em! diyorum, en azından dudaklarımız ıslanır.
Şimdi soruna dönelim. Bir şeye
aldanmışsan, yanılmışsan ki bu insan için de geçerli, ya işaretleri göremeyecek
kadar toy, ya görmezlikten gelecek kadar aptalsındır. 60 yıldır çok toyluk, çok
aptallık ettim herkes gibi. Ama sonrasında ne toyluğuma yandım ne aptallığıma.
Bir şeyi anladığım an kadar değerli bir zamanı, hiçbir yerde bulamadım.
Şimdi… Sohbet olsun diye
söylüyorum: Bir kinim var, onu da adamışım tek bir adama.
Koca yudumu bir dikişte bitirip
şöyle denize doğru kaykılıyor Koca Hasan.
Sormazsam devam etmeyecek belli ki,
sorsam ilk kez bir sır girecek aramıza.
Ve ne zaman iki insan arasına sır
girse, düşmanlık da girer diye bilirim, taa dedelerimden öğrendiğim insana dair
işaretlerdendir, eminim.
Gene de ağırdan alıp masanın
ortasına bir soru olsun bırakıyorum:
Peki sonra ne oldu, nasıl döndünüz
Cılka Deresinden bu yana?
Hayat su gibi akıp gidiyor.
Huzursuz bir ormanda yol alıyoruz hep birlikte. Beklediğimiz trenler çoktan çekip
gitti. Ne rayların üzerinde yürüyebilecek gücümüz var artık, ne bir aşkı
dillendirecek sesimiz. Gene de yaşamak iyi olmalı. Madem ki bir kere geldik bu
dünyaya alabildiğimiz kadar oksijen, içebildiğimiz kadar alkol ve
sevişebileceğimiz kadar çok zamanımız olmalı.
Bakın, Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu ’nu
anlatamaya çalışıyorum durup dururken. Oysa bundan iki yıl önce Koca Hasan, bir
yıl önce de Yavuzların Yavuzu göçüp gittiler bu dünyadan. Hiç umurları olmadı hikâyeleriyle.
Ama aşk, ya yazılınca ya yaşanınca aşktır. Tekerlek dönmeye başladığında
yuvarlaktır. Kalbimiz çarpınca atar, gerisi başıboş bir ırmaktır. Eğer değil
diyorsanız kaldığımız yerden devam edelim hikâyemize.
Herhalde beş yıl olmuştur. Ayın
karanlığıydı. Denizin dipsiz uçurumuna bakarken yaklaştı yanıma Yavuzların Yavuzu.
Ceset gibiydi. Sözsüz, sonsuz ve ödünç bir kuvveti kuşanmış gibiydi.
Suskunluğun çaresini deniz bozar biliyordum. Cesareti cesaret yorar biliyordum.
Ansızın kınından çıkmış bir bıçağa koşar gibi koştum üzerine. Ben ucuna
saplandıkça o büküldü, o büküldükçe ben saplanmak istedim daha öteye, daha
derinine bu hikâyenin.
Ey Yavuzların Yavuzu diye girdim
söze ve sordum: Bunca yıldır nice kıtalar aştın, nice deryalar gezdin, pek çok
insan tanıdın. Söyle bakalım en çok neye şaşırdın, yanıldın aldandın?
20 yıl önceydi. Karavanla iki
Avusturyalı geldi buralara. Genç sevgililer. E malum burası küçük yer, birkaç
aya kalmadı ahbap olduk. Derken bizim
eve gelip gitmeye başladılar, sofralar kuruluyor, rakılar içiliyor. İki gün
sonra aynı şey onların karavanında tekrarlanıyor. Çok sürmedi, adam işlerim var
deyip çekip gitti. Emanet kaldı sevgilisi yanımıza. 10 gün sürmedi geri geldi.
Çantasında bir tomar para. Saklasın diye anama verdi, o derece güveniyor bana,
aileme.
Bu ara hoşlarına gitti, tekne bakar
olduk bunlara. O liman senin bu liman benim karavanla dolanıp dururken nihayet
Cunda Ada’sında rastladık Uzun Ada’ya. Uzun Ada denize gaddar, sahibine mülayim
bir ağır tekne. Yıllar yılı nam salmış Ege denizinin bir ucundan bir ucuna.
Sonraları Cunda’dan Ayvalık’a öğrenci taşımış, nice sevdalara, hasretlere
beşiklik etmiş. 80 sonrasında pek çok komünist onun yoldaşlığında atmışlar
kendilerini Yunan kıyılarına. İşte bu Uzun Ada, nasip oldu, kısmetimize düştü,
alıp getirdik Cunda’dan buralara. Bir ay geçmedi adam tekrar işim var deyip
çekip gitti.
O çekip gidince yepyeni bir hayat
başladı Uzun Ada’nın her sessizliği aşka dönüştüren mavi, ahşap damarlarında.
Anlamazdan
gelip çaktırmadan soruyorum, yani Gabi’yle tutuldunuz mu birbirinize?
Evet, öyle olduk. Aynı zorluğa
hükmetmenin, aynı nefesi yormanın bedelini ödedik.
Lakin ne değişir, ikimiz de
aldatmış olduk, canına taş, yoluna dert bastık Cumali’nin.
20 gün sonra dönüp geldiğinde,
mahcupluğumuzu ışıtacak minik bir muma bile gerek kalmadan, hep birlikte çöküp
kaldık yaşlı Uzun Ada’nın omuzlarına.
Sabahın ilk ışıklarına vardığında
gece, Uzun Adayı da bırakıp gitti sessizce.
İşte o günden beri ne ihanete söz
buldum, ne olmazı aradım iki insan arasında.
Ama tek kinim var, onu da adamışım
tek bir adama.
Gece, gümüş bir yara gibi yavaş
yavaş bastırıyor. Zihnimde dolaşan ışık yepyeni bir bilgiye savuruyor hayatımı:
Acaba aldatmayan, anlayamaz mı insanı?
Hava biraz hafifleyince, zaten daha
da durmanın imkânı kalmamış, yüklendim pancarın koluna, kıçıma alarak deli poyrazın
nefesini, tam yol ileri!
Benim bütün aklım çocukta.
Korkuyorum donmasından. Öndeki brandayı çekip, çocuğu makinenin yanına
koymuşum. Ama kıçta dümen tutmak, o havada, o soğukta, o denizde, nasıl
anlatmalı, bir yalpada düşüp denize ölsem gam yemeyeceğim. Ne parmaklarımda his
kalmış ne yüreğimde umut. Teke burnunu dönüp poyrazı karşıma alınca daha bir
duman oluyor halimiz…
Sözün burasında ilk kez karşısına
alıyor beni Koca Hasan. İlk kez yok saydığımız mesafenin bilgisine sürüyor
dostluğumuzu; hatırlatmak zorunda kalıyor ayrı ve gayrı olduğumuzu…
Sohbet ediyoruz evlat. Bu deniz
senin bildiğin deniz değil. Denizde cahil olacaksın, bildiğin her şeyi
unutacaksın! Soğuk bir yandan sokuyor, tuz öte yandan yakıyor.
Hangi birinin acısına
katlanacaksın? Bak, hala daha yarı
yarıya kırmızıdır gözbebeklerim. Yandığından değil, 40 yıldır silemediğimdendir
o aldanışın acısını.
2 saat mesafemiz kalmıştı ki eve,
amcaoğlunun takası gözüktü bir mil ötede.
O sıra geçmişim kendimden, amcaoğulları
yetişip alargaya almışlar bizim tekneyi.
Ne zaman eve geldim, ne zaman
yatırdılar, haberim yok.
18 saat uyumuşum. Gözlerimi
açtığımda rahmetli anam başucumda ağlıyor. Benim emanet (karısına hep emanet
derdi) şaşkın şaşkın dolanıp duruyor. Meğer bütün köy umudu kesmiş bizden. Fakat
hayatta olmanın sevincinden daha büyüğü de varmış: Baktım, 20 yıldır ilk kez
başımı okşuyor babam… Gözbebeklerimdeki kanın yarı yarıya azalması da bu
yüzden…
Peki, ama neydi acaba Koca Hasan’la Yavuzların Yavuzu ’nu
bunca kine, bunca düşmanlığa savuran? Bu iki adam, iki muamma, hangi
rastlantının tuzağında çok sevecekken düşman olmuş, kaderlerini bile hiçe
saymışlardı kederden…
Fakat asıl soru
şu: Ya insan, öldürmek isteyecek kadar seviyorsa?
Teknenin üzerinde olmak, herhangi
bir vidasını sıkmak, seyir hazırlıkları, deniz kokusu, havanın sinsi tuzakları
çoktan alıp götürmüştü beni kara ikliminin zamanından.
Artık denizde ve karada iki ayrı
zamanın yaşandığını, o iki ayrı zamanın asla birbirini tutmadığını biliyordum. Söz
gelimi karada günlerden perşembeyken biz hala Çarşamba diyorduk. Issız,
sabahsız ve gecesiz bir koyda, günün her hangi bir saatinde içtiğimiz rakının lezzetine
şaşırıp içtikçe içiyor, ama bir türlü sarhoş olamıyorduk. Türlü aksiliklerden;
mesela havanın birden bozmasından ürperti duyuyor, gene de asla sağlama
almıyorduk kalbimizin halatlarını. Kara zamanının bilgi ve duygusu bu yeni
hayatla usul usul yer değiştirirken, büyük çatlaklar açılıyordu hafızamın
topraklarında.
“Çözün Halatları!”
Gecenin ilerleyen saatlerinde,
aslında benden ziyade içimdeki yok oluşun dillendirdiği yakarıştı: Çözün
Halatları… Halatları çözmek, bir yerden ayrılmanın tılsımını taşıdığı kadar,
gidilecek yerle ilgili fikirsiz bir hülya da açıyordu önümüze. Belki de
hayatlarımızda ilk kez reddin ve terk edişin somut haline dönüşüyorduk. Devrim
yapar gibi çözüyorduk halatları. Limandan ağır yolla ayrılırken, dümen
suyumuzda kalan bütün bir hayatın hüznünü sevince, ritmini sırtı hızına bağlıyorduk.
Göğsümüzde rüzgâr, tatlı tatlı ölüyorduk. Deniz, hem varlık hem yokluktu. Ve
ben bu paradoksun dalgalarında saf bir âşık gibi yalpalarken, tutkunun
yüzölçümünü deniyordum bir yandan. Baştan yarattığım bir dünyada, aşkın en
saydam halini arıyordum. Ve o iklimde o denli yalın ve çıplaktı ki her şey, müzik
kendiliğinden çalıyor, sofra kendiliğinden kuruluyor, güverteyi sahipsiz bir
kova yıkıyordu. Dolunay bastığında pudra şekeri gibi kendimizden dökülüyor, deftersiz
bir seyri kaydediyorduk ortak hafızamıza. Her türlü derinliğin ve tehlikenin
girdabına tırmanmaktı halatları çözmek. Usulca çözüyorduk halatları…
Tüm bu hazzın, deneyimin büyük
bölümünü kuşkusuz Koca Hasan’la Yavuzların
Yavuzuna borçluydum. Farklı zamanlarda yaptığımız sohbetler
her defasında zihnimde yeni ufuklar açıyor, onlar bir yandan bilgilerini benim
üzerimde sınarken, diğer yandan hiç çaktırmadan birbirleriyle gölge dövüşü
yapıyorlardı.
Yahut ben, muzip bir sinsilikle bir
diğerinden aldığım bilgiyi bir diğerine savuruyor, bazen zorunlu olarak
doğrulanmasından, bazen de küçümsenmesinden büyük keyif alıyordum. Ama her
seferinde kaydettiğim şu bilgi bir kez daha doğruluyordu karada cahil, denizde
bilgin bu lezzet ikizini: Deniz, ancak denizde cahil olanı bilgin sayıyordu…
Gabi ne oldu?
Yavuzların Yavuzu sorunun
geleceğini kestirmiş olmalı ki hiç duraksamadı:
Öldü.
Uzun Ada’nın hışmından kurtaramadı
kendini…
O yaz başı yıllar sonra karaya
almıştık Uzun Ada’yı. Bakım yapmak gerekiyordu artık. Boyası, zehirlisi hepten
sökülmüş, içine yürüyen kurt 2,5 m’lik
salmayı peynire çevirmişti. Para yok, pul yok. Eş dost yardımıyla alabildik
malzemeleri. Vinççi Osman kırmadı, 4 saatlik uğraştan sonra atabildi Uzun Ada’yı
kestirdiğimiz kütüklerin üzerine. Ertesi sabah erkenden koyulduk işe. Uzun
Ada’yı baştan aşağı soymamız, onu hiç olmadığı kadar çıplak bırakmamız zaman
alacaktı. Gabi sağ omuzluğuna ilk spatula darbesini indirdiğinde Uzun Ada şöyle
bir sallandı. Belli ki kolay olmayacaktı Uzun Ada’yı mahreminden sıyırmak.
Direnecekti. Gabi’nin her dokunuşunda titriyor, inliyor, anlamsız ve boğuk
sesler çıkarıyordu. Üzerindeki kabarmış, yarı yarıya dökülmüş boyalar kazınıp
150 yılın budaksız, saf ahşabı ortaya çıktıkça, Uzun Ada giderek huysuzlaşıyor,
hülyasında hangi amansız seyrin rotasını kurduysa, kendine biçtiği çitlerin
ortasında tepinip duruyordu.
Güzel kızım, sakin ol, diyordum
karinasında gezinirken parmaklarım. Geçecek, her şeye yeniden başlayacağız,
büyük denizlerde büyük fırtınalara birlikte karşı koyacağız…
Bir hafta sonra, Mayıs’ın 6’ıncı
gününün akşamüstünde, arkadaşlar şarap açmışlar, kıramadım vardım yanlarına.
Ben bıraktığımda Gabi hala elinde zımpara Uzun Ada’nın yaşlı gövdesini tımarlamaktaydı.
İki saate kalmadan bizim teknenin o yanından çığlıklar, feryatlar… Bir vardık
ki, varmaz olaydık… İskele tarafını tutan iki koca kütüğü silkeleyip atmış
altından Uzun Ada, bir üçüncünün altında sıkışıp kalmış Gabi, o sıra
köylümüzden biri koşmuş yardıma, ama Gabi’yi çekip alayım derken, Gabi’yle
birlikte onun da bir bacağını alıvermiş öfkesinin altına.
Başımda binbir şimşek çakıyor,
alnımda kaynayan teri durduramıyorum.
Eyvah! diyorum içimden, demek izini
sürdüğüm hikâye beni de lanetleyecek…
Koca Hasan, koltuk değneğini
rıhtımda bırakıp paserellanın krom korkuluğuna tutunarak gelip oturuyor
teknenin kıçına. Trollerden biraz kerevit ve irice karides bırakmışlar. Straforu
uzatıp, “koy bir kenara bu akşam sofra benden” diyor. Yalnız salatayı her
zamanki gibi isterim... Koca Hasan keyifle başlamışken söze birden susuyor. Ardından
göbeğini şöyle bir sıvazlayıp merakla soruyor: Masada neden üç kadeh var?
Üç kadeh var,
çünkü bu akşam üç kişi içeceğiz diyorum, bir misafirimiz var…
Gabi’nin nasıl öldüğünü, Koca
Hasan’ın Gabi’yi kurtarayım derken bir bacağından olduğunu, öğrenmiştim. Ertesi
gün liman görevlisi Nusret’i yakalamış, biraz içirdikten sonra nihayet
konuşturmayı başarmıştım. Gabi’nin ölümünden sonra bir kez bile olsun
Yavuzların Yavuzu Koca Hasan’ın hasta ziyaretine gitmemiş, ama 1 yıl boyunca
kazandığı paranın neredeyse tamamını Koca Hasan’ın anasına yollamıştı. Parayı
her defasında Nusret götürmüş, “kahvede toplandı, herkes gönlünden düşeni
bıraktı Ana”, yalanına sığınmıştı. Ama işin kötü yanı, bu iki adam, iki muammanın
arasına hangi nifakın girdiğini, bu lezzet ikizini ayrı göklere, ayrı
mehtaplara düşüren yazgının hangi kötücül yağmurla sulandığını Nusret de
bilemedi, diyemedi…
Tanığı olmayan
sırrın düşmanlığı olur mu?
Hangi yalnızlık yapar bunca
sadeleşmeyi?
Denizin ömründen çalınmış hayatlar
mıdır bu oyunu bana kuran, gözümü karartan?
İlk kadehleri henüz yarılamışken,
ayın karanlığında bir ceset gibi belirdi Yavuzların Yavuzu…
Şaşırmadı, aksamadı. Umutsuz bir
ozan gibi ilişiverdi yanımıza.
Gözlüklerinin altından şöyle bir
süzüp çevreyi, denizin bile gözlerine dokunmadan
kaldırıp kadehini “afiyet olsun”
dedi…
Şaşırmadı, aksamadı Koca Hasan.
Yaşlı, yorgun yüreğini şöyle bir sıvazlayıp, denizin bile gözlerine dokunmadan
gülümsedi, kadehini masanın üzerine tıklatıp “yarasın” dedi…
O an bir tüy kadar hafifledim. Anladım
ki denizde bilgin, karada cahil bu iki adamın sırrını ancak deniz verebilirdi.
Ertesi sabah uyandığımda henüz gün
doğmamıştı.
21 Nisan 2007’nin o karanlık, o
soğuk ve kararlı poyrazında, bildiğim her şeyi unutup
çözdüm halatları…
Mart 2007 – Mayıs 2009, İzmir
Hiç yorum yok :
Yorum Gönder