ŞuBat

 

Şu

Bat

 

Ocakta herkes gitmişti

Keder kaldı Şubata

Giderek eriyen, yangınından çözülen

Bütün belirsizlikleri gövdesinde tutan bir iz

 

Kötü haberlerle geldi Şubat

Kasım gibi, aralık gibi, ocak gibi

Sadece daha sessiz, sensiz

Rotasını kaybetmiş bir klarnet

Sallanıyor boşlukta

Ansızın düşecek bir mesajın

Blues ihtimali

 

Şu

Bat

Bu

Kör

Pas.

 

Briç

Şubat ayında oynanan

İki pik ile üç sinek arasına sıkışmış

Açmazdı

Konuşsam olmuyor

Söz versem yazılmıyor

Batırdığım eller adına konuşuyorum

Yapacak bir şey yok

Sadece üşüyorum.

 

Senin kedin olmak isterdim

Şubata çok yakışırdı

Bir kalorifer peteğinin üzerinden sana bakmak

Mırlamak

Patimi yaladığımda elini tuttuğumu sanmak

En çok Şubata yakışırdı

Bir bakışın

Diğerini ıskalama hali

 

Ama olsun!

Bu kış bitecek

Öyle yağacak ki kar

Bütün izler silinecek

Ben bile kalmayacağım geriye

Bir kalorifer peteğinin üzerinden sana bakan kedinin

Elini tuttuğunu sanarak ürpereceksin

Böyle bir ihtimalle süslenecek

Şubat.

 

Vedalaşmam uzun sürdü bağışla

Şubat kısa

Marta kalırsa bu iş

Nisan paramparça

Alev alev 1 Mayıs

Ölmek zor Haziranda

 

Çık git hayatımdan!

Demiştin

Öyle çıkılmıyor Şubattan

Her şeyi birbirine bağlayan

Bütün intiharlar gibi

Paramparça bir an.

 

Seni sevmediğimden değil

Boşluğuna gönül koydum ben

Son nefesimdin, ilk Şubatım oldun

Beni böyle hatırla istedim

Biterse kış, dinerse kar

Belki yeni bir Şubat başlar

Bırakır hakikatini Ara-lıktan

 

Dalgınlığımı bağışla

O Ankara gününü

Çoktandır silmiştim hafızamda

Neyi unutmak istediysem

O geldi başıma

Ocak ayının üçüncü tekil akşamında

Aylar geçiyordu üzerimden

Seni unutmak ve hatırlamak üzereyken

Kasımı hatırla

 

Üç numarada oturan Ferhan abla

 “İyi misin?” dedi eşiğimde

Durup baktım yüzüne

Kendime

İyi olacağım dedim

Yeter ki şu

Şu-şu-şu

ŞuBat

Bir bitse.

Bitecek dedi

Koca bir Şu girdi aramıza

Bat dünya.

 

Ben ölmedim

Dünya batmadı

Sen varsın

Bütün hızıyla akıyor zaman

Kararlılıkla

Giderek azalıyorsun

Bir kederin bütün yok oluşuyla

Paradoks

Hesap soruyor yalnızlığıma

 

Dilime bir şarkı yapıştı

Bütün yapışanlardan berbat

Bir kalorifer peteğinin üzerinde

Sesime anlam arayan kedinin

Çaresizliği kadar muğlak

Çünkü Şu

Bat. 


OcaK

  

Ara-lıktan bakınca

Ocak kaldı geriye

İntihar süsü verilmiş

Kimsesiz bir zaman.

Neyimden usandıysam

Ona tutuldum her seferinde

Kendine düşman

Hor görülmüş bir sadakatle.

Affına sığınıyorum

Metruk bir Ara-lıkta

Ocağına kül olmuş

Gövdemle birlikte.

 

 

Kasım

 

Tastamam bir Kasım

En başta hüzün

Kuşlar uyanmasa

Akıp gideceği yok zamanın

Ne mesafeler yerinde

Ne yüzün

Belli belirsiz her şey gibi

Kararsız bir tebessüm

Durmak ihtardır

Sınırı aşılmış her nefeste

Koşmak artık bir ihlal

Anladım.

 

“Kasım bitmeden” diyordun

“Bir şey olacak”

Şunun şurasında ne kaldı?

Birkaç satır birkaç resim

Bir de anlar var kaybolduğum

Kendime bakındığım

Bulamadığım, sayılmadığım

 

Haklısın

Kasım bitmeden bir şey olacak

En başta hüzün.



Ara-lık


Herkesin bir Ara-lığı var

Oradan girersin içeriye

Bazen çıkarsın

Bir öfkenin, hüznün, tebessümün

Büyüyüp küçüldüğü, daralıp genişlediği

O Ara-lık

Ansızın göğsünde bitiverir

Avuçlarında

Yakar seni

Durduk yere üşütür

Her şeye ulaşan Ara-lıktır çünkü

Mümkün kıldığı gibi imkânsıza el açar

Aynı anda yokuşun aşağısı ve yukarısıdır

Kolayına gelen zoruna gider

Ve bir bakıma Ara-lık

Çıkmaz sokaklar güzelidir

Tenhaları sever

İhtimalin Ara-lığa dönüşmesi

Andır

 

Aralık başı, demiştim

“Bir şey olacak”

Elimden tut!

Bir şey olacak!

 

 

 

 

Ben seni nasıl sevdim?


Ben seni hep geç sevdim

Geç dokundum geç kokladım

Ne ayağa kalkabildim ne yorulmak bildim

Kapımı çalmadan, yanıma uzanmadan hemen önce

Ben seni hep erken sevdim

 

Sarsak, savruk, dalgın zamanlar koydum önüne

Anlamı kırılmış, sorgusu kötümser

İlgisi olgunlaşmamış kederler

Bakmaktan usandığım her şey gibi

Ben seni ya geç

Ya da çok erken sevdim

 

Yorgun değilim

Yaşlandım sadece

Kalbim ellerini reddediyor

Dalgaların köpükleri kaldı geriye

Nefesin uzak hatıralarda

Kıyısız bir gülümseme.

  

 

 

 


İhtimal

 

Şimdi ihtimal dâhilinde gün yüzüne çıkmak

Ayakkabılarını boyamasan da olur

Umursama sakalını

Listene aldığın işleri

Uğuldayan rüzgârı, parmak arana sokulan soğuğu affet

Usulca yokladığın anılardan da medet yok

Şaşkın ve ürkeksin

Tutunacağın her dal artık başka bir dil

Bilmediğin bir dilde konuşup yazmayı öğreneceksin

Belki ilk karalamada yırtıp atacaksın

Bileğini büken cesareti

Erken bir vedanın hürriyetini

İlk hamlede yığılıp kalacaksın

Kalbinin hevesle çarpıyor oluşuna şaşarak

İhtimal dâhilinde ölmek

Ve başka bir ihtimal

Nefes alıp

Nefesler vermek.

 

 

 

 

sol yanım

 


Bir bileğim varsa kesilecek

Hükmü benimdir

Artık ben de bilemiyorum

Hangi yalan bana iyi gelecek

Hangi yalandan vaz geçtiğimde

Bir diğerim iyileşecek

İtirazım yok

Birimiz önce ölecek

Yüzüme karşı okuduğum hüküm

Bir yerlerde eski bir yürek ağrısı tetikleyecek.

Artık hayıflanmıyorum

Kimine küstüm, kimini bertaraf ettim

Kimine öldüklerinden fazla öldüm

Gene de değişmedi hakikatim

Sol yanım! Benim agresif nişanlım.




 

 

köpek dişi

                                               

                                   "tüfek, güzel, beyaz bir kuştur"


Başını güzel sabunla derdi annem
Baştan kokan balıktı, bunu ona söylemedim

Selim’in formasını vermişlerdi bana
Boş tribünlerin yıldızıydık
Hiç atılmayacak konfetileri bekliyor
Hayranlıkla bakıyorduk yediğimiz çalımlara
Tek kupası yalnızlık olacaktı müzemizin
Çıkış tünelinde birbirimize sarılıp ağladık

Bu acıklı anı muhalefet basını görmedi
Devrim türkülerinde de yer bulmadı
Birbirimizin cenazesini
Gene kendimiz kaldıracaktık
Bu umutla hazırlandık ikinci yarıya

Arkası yarınlar, radyo skeçleri
Fotoromanlar, resimli mektuplar…
Mendili kapan hırsız
Şah diyen şüpheliydi
Hepimiz piyon, hepimiz ülserdik
Zincirlerimizden başka kaybedeceğimiz
Güzel gözlü, kötü huylu sevgililerimiz
Bir başka tapınağın havarileriydi
Kimi yağmura teşekkür etti kimi akrebe
Anahtar, kapıyı kıranın cebindeydi

İlk yalanı kim söyledi?
Kim inandı buna?
Yeşil, belki de mavidir
Kırmızı hiç yaşanmamış
Sarı sadece bir taştır
Mor her zaman kadındır
Bazen dudağı, bazen gözü, bazen…
Sustuğu
O zaman çocuklar kimdir?
Oyun oynanmış
Ebeler duvar dibine çökmüş
Akan sular durmuş
Sizi gerçekten boğazlamak istiyorum sayın yargıç
Dediğimde
Sır nedir?
Sadakat, sistir o halde
Devrim…
Devrim istiridyedir
Menşeviktir
Kaleler Troçkist
Çimler Jakoben
Faşizm
Gülümsemektir.

Sonu başa koyalım
Bozalım oyunu
Haklı bir gururla çıkalım sahadan
Kaybettiğimize üzülenler
Kazandığımızda sevinmesin.








İmha




Saflığıma verin
Ben her şeyi
Kendimden öncekine kaybettim
Sonrakine borçlandım
Aldırış etmedim
Üşümeyi öğrendiğim gün kapanmış
Size çıkan yollar, sayfalar

Ölmenin de bir tarzı vardır
Bütün gülümsediklerinizden kuşandığı
Bunu en çok Geyikler bilir
İhanetine küsenler
Bozgununu şaka zannedenler
Kibriyle susup öfkesiyle baş edebilenler
Yaşamak için birbirinize iyi nedenler verin

Çok oldu
Bildiğim her şeyi unuttum
Küçük bir takanın kıçında bıraktım hepsini
Demirlik yerinde
Denizin merhemine
Ayın karanlığına emanet ettim
Sabah yeli
Poyraz kırıntısı
Misina gürültüsü
Yelken basılacak gün değil!
Mazeretim var mahal yok endişeye
Yeri geldiğinde yaşlı bir kurt gibi çıkarım inimden
Bozarım lütfunu kıyametimin
İki kalp arasında kurulmuş tuzakları patlatarak
Koşarım imha’ma
Siz ‘safmış’ dersiniz
Ben lanetime yorarım
‘sakarmış’ dersiniz
Bileğimi büken cesaretimdir oysa

Mecburum, söylemeliyim:
Şimdiki zaman hiç yaşanmadı
Bir varsayımdı birbirimize baktığımız anlar
Duyduğumuz sesler alıntı
Işık oyunu gördüğümüz siluetler
İçimizden geçenler ise…
O mesele çoktan kapandı

Her itiraz
Toplu bir intihar ihtimali
Sirenlerini kapattı ambulanslar
Sela’lar sustu
Son sözler yanıldı
Cenaze merasimine katılanlar
Ölü taklidi yapan melekler
Şimdiki zaman demiştim
Hiç yaşanmadı, yanılmış olabilirim:
Matematiksel bir eğridir Umut
Katsayısından Akbabaların ürperdiği

İmha bir irtifadır
İntifada
Yalnızlık sürekli bir ölüm.




di þînê de



Bir zamanlar yalnızlık pek zarifti
İbranice konuşur
Rusça sevişir
Lazca gülerdi
Şimdilerde başıboş kalmış sandal gibi
Kürtçe ölüyor mutlu olma ihtimali.

Sarhoş





Kapı açılmıyor
Meğer ben çalmıyor sanmışım
Harp ve sulh yanlış dizilmiş
Suç ve ceza diyecekmişim
Sakarlığımdan medet uman dolap kapağı
Seni de faşizme emanet ettim
Yolu yok her akşam döküleceğiz yapraklarımızdan
Yalpalayan kalbe üflettiğiniz alkolmetre
Her gün iki kez yanlış gösterecek saati
Ruhsat arasına sıkıştırdığımız para da pul olacak
Yangın kalacak geriye
Onu da rüzgâr alıp götürecek
İşte böyle hesap soracağız kendimizden
Alkış sırası geldiğinde
Çıkmayacağız sahneye
Enlem ve boylam arasına sıkışmış her nefeste
Yeni bir nefes icat edeceğiz
Bile isteye kıracağız diktatörün diktasını
Devrim olmuş gibi sevineceğiz
İnadımızı tutan her gölgeye, her sese
Sarhoş naraları atarak geçeceğiz şehrin meydanlarından
Yeşil parkalarımızı çıkarıp
Kadın elbiselerimizi giyeceğiz.






mahrem



Dokunmak ürkütür
Alçaltır düşünmek
Suç izi
Sus kipi
Delili mahrem
Sabıkası kur
Kazındığı fotoğraftır
Gece ve ayaz örter üstünü
Sarılır kaybettiklerine
Kayıp ve kusur gerer ipini
Büyük çekmece
Küçük çekmece
Sığmaz birbirine
Bir kadın önce saçlarından
Mahreminden uzar sonra
Koşması kalır geriye.

Ömür dediğin




Ömür dediğin birkaç nefes
Güvercin gölgesi
Uzayıp giden yüzler
Yüzlerde dolaşan bahçeler
Baş ağrısı iki yürek arasında
Deniz kokusu
Deniz kokusu!
Yolumdan çekil
Ölemeyiz birlikte.




kuş gülü




Söz açılmışken
Yeri gelmişken
Gözlemlediğim kuş
Öldü
Boşlukta kanat sesleri
Gövdemde ılık bir meltem
Akıp gidiyor gecelerden beri.

Gündüz hiç gelmiyor
Karanlık bitmediğinden değil
İstemiyor belli ki
Ağaçlara kazınmış isimler
Yürektekilerden çok yaşıyor
Ve daha çok hatırlanıyor
İskeleye yanaşmakta olan vapurun sevinci

Kuş ölümlüdür evet
Gözlem olmasaydı eğer.



suda seken


Aklımdan geçen
rüzgâr
titriyor yüreğimde
Suda se-
ken kuşlar

Birleşik handikaplar meselesi
Suyunu veren canından
Oluyorsa olsun
Çapraz bağlarımda
Yanmış türküler

Ben seni ölmek için sevmedim
Unutsun hayat
Kalmasın senden başka sabrım
Varsa bir hatırım
Titresin yüreğinde
Suda seken kuşlar..




senle ben


Tabuta sıkışmış ceset
Gül kokıyor
Aldığı her nefes
Tıpkı sen

Babam öğüdümü eksik vermiş
Hiçbir ayrılığa sırtını dönemeyen
Kalp
Tıpkı ben.

çukur



Gafletimde buldun beni
Her yoklayışında terk ettiğim kibir
Seni yangınına beni çukuruma attıysa
Ne âlâ

İhmaline sözüm yoktu
İntihalinden çok yaralar açıldı başıma
Aynı şarkıda ikimiz birden
“Göğe bakma durağı”nda
Sen bir yana
Ben öte yana
Kapandı çukur

ben seni ele verdim



Ben seni ele verdim
Yoluna
Sözüne
Bakmana
Doymana
Hançerini sakladığın kuytuna
Gece nöbetindeki martıya
Vapurun salıncağına
Tuzun biberine
Kalçandaki hevese
İtiraf etsem
Boğazında bir kılçık
Bağıra çağıra…




Bumerang



Susmak, cüreti gözünden düşmüş
Yarı saydam, geçirgen
Korunaklarını yırtıp atmış
Adandığı şarkılardan yorgun
Sürgündü
Susmak, tasvir edilebilen
Tanzimler arasında kaybolmuş
Eşzamanlı, akrobatik bir düşüştü
Bilinci kapanmış her aşk hikâyesi gibi
Sembollerle yaşatılabilen
Rüyalarında misafir
Aldanışında inkâr
Lütfunda ifadesiz
Yüzdü
Bumerang güle saplandı

Tutulmuş günlüklerden anlaşılan
Tasarlanmış intiharın
Zamanı şaşırtan denklemiydi
Sözcüklerle de susulur çünkü
Temkinli bir militanın
Yanlış adrese yönlendirdiği
Vedalar gibi

Şimdi susmak kalsın geriye
Düşüncelerden kovarak İzini
Güle saplanmış Bumerangın
Bir başka elde nasıl güzelleşeceği



Şüphe'siz



Yağmuru kazanmamız lazım
Hızını
Sesini
Kokusunu

Damlanın toprağa temasında
Boşalan anlamı
Kaybetmeyi 
Şüpheli olasılıktan çevirerek zamanı
Anlamayı kazanmamız lazım.





Gün düşleri



1. Beyazıt

Beyazıt’ta bir medresede
Ezan okunurken baktım sana
Yüzümüzde soluganlar
Her havaya kapalı kuytunda
Zincirimi tarayan yapraklar

“Kalk gidelim”

Tereddüt etmedim
Sen kalktın ben kaldım
Dönüp ardına bakmadın
Kurduğun melodram
Devrildi cezvesinden
Boşaldı medrese
Yağmurun ayılttığı toprak kokusuydu zaman


2. Boğaz

Nefs-i mütalaaydı
Elimi bırakışın
Hicretini arayan gözlerinden
Akıntısına kapılarak
Ansızın gelip geçtim

Aksayan her adımda
Sarsılıyordu
Mukayese hanene yazdığın
Sicilim
Öncesinde bileğini kavradığım şehrin
Boğazına düğümleniyordu
Bildiklerim
Kararsız kıyıların tecridiydi
Yoktu bana ihtiyacın
Yürümenin, yolunu kat etmekten başka
Her şeye dönüştüğü anlam:

Atların bir koşması vardır
Uçurtmaların
En çok gözlerinden koşar bir kadın
Gün gelir ansızın dönüp bakar
Bakarsın ki
Nefs-i hakikatindir artık
Avcunda biriken yaşlar


3. Pus

Ayasofya’da sustuğun
Dalgınlıkmış
Dargınlık diyelim
İnceldiği yerden kırılan

Ayrılık böyle başlar
Gidenler tez üşür
Kalanlardır cüret eden
Böyle seslenir yalanlar
En çok gözlerinden koşar bir kadın
Gerer ipini
Pikesindeki uçurtmanın

Beyazıt’ta bir medresede
Ezan okunurken baktım sana
İmdadıma feryat
Pus oldum Ah'ıma.


4. Veranda

Verandada kolona yaslanmış
Denize bakıyordum
Bakmanın, yolunu kat etmekten başka
Her şeye dönüştüğü anlam:

Denizlerin bir koşması vardır
Mesafelerin
Kısalmak ve tutunmak için
Kapılır dalgaların köpüğüne
Yükünü boşaltmış
Koşar Ahde’ne

Uyansan
Masmavi bir adam görecektin.

dem



Canımı aldın
Vermeye zaten razıydım
Başımı önüne eğerek değil
Kaldırarak başını omuzlara

Ölürken toprak yumuşar.



bahar kadını



ne zaman göğsünde papatyalar açsa
bahar vurgun yer
otlar kızarır
süzülmeyi bırakır
uçurtmalar



yolcu



Gözlerin kokuyor, dedi
İmkânsız dedim, daha yeni ağladılar

Kırdım şifresini
Tutmayan zamanın:

İlk yolcusu gibiydin
Son anda yetiştiğin vapurların



rüya



kanımı kıran tümör
pıhtınmış
'bahar çökertmesi' diyorlar
anlam ile meal arasına sıkışmış kalbin
uçurumuna

mesel’ime giren kurt
hoyratlığınmış
parmak izinde barut
ağzımda kokusu:
sevişmişiz

kibrinden düşen G'ül
K'ül oluyormuş
savursam gök incinir
hakikat susar
geriye kalan
rüya



intika



keserken makas yırtılır
ovalar geçer trenlerden

keserken jilet kanar
düğümlenmiş bir çeşme akar
boğazından

yaz gelir, düşer  yaprak
silinir ezberindeki adlar

ayrılık yırtılmadır
kemik, çürüyene kadar tutar ölümünü



Ah



Hayat beni ileri sardıkça
Seni geriye itecek
Yandığım
Ağladığım
Beklediğim
Büküldüğüm ne varsa
Hasretle tutacak elini

Cehennemin  - akmayan
Aklın cinnetine her başvurduğunda
Kendini tekrarlayan bir “an”
Olduğunu anlayacaksın
Seni cehenneminde tutan umut
Akvaryumun olacak
Karışmış misina gürültüsüyle uyanacaksın güne
Radyoda  
“sen kimseyi sevmedin sevemezsin”
Çalacak

Diline düşecek sakarlığım
Yazdığın mektuplarda
Kekeme bir kadın bulacaksın



Yanık




Tesadüfün sevgilisi olan
Zamana kıyarak koşar
Her satır başında
Kimsesiz anılar

Melekesini kaybeder şehir
Sokaklarına hüzzam basar
Kederinden değil
Yapraklarından kanar

Nefret ile özlem
Barışamaz bu cenkte
Biri öldüğüne
Diğeri gömdüğüne yanar



İkrar



Parça tesiri yapıyor gidişin
Bir çatal ilk lokmada bükülüyor
Rüzgâr kesiveriyor kendini
Anlam boşluğa
Yüzün sonsuz çoğalan aynalara düşüyor

İhmal ile
İhtimal arasında akan zaman
Duruveriyor

Susuveriyor
Meyil ile medet arasında dolaşan
Enstrüman




Can yanığı




Öpünce geçmiyor can yanığı
Ne yapsan ne etsen kar etmiyor
Ruhuna çekilen zımpara
Bulamıyor son vedayı atacak yüzeyi 

Devrik bir cümleden beter 
Darbe yemiş toprağını sulamak
Yeniden can vermek eşe dosta
Güne, sesindeki güvene

Darbe, bir karşı susuş şimdi
Kenara alınmış zaman
Ne oyuna girecek gücü var
Ne pozisyonu geri alacak ümidi
Zaman, bir zaman…

Bitince geçmiyor can yanığı
Darbe ve zaman
Asılsız bir haber gibi tutuyor adını
Küpürleri boynuna dolanmış
Asıldıkça tekmeliyor
Can yanığını




firar



Gölgesinde bir yüzün
Uzak anılar oturur
Rüyasında firar eder zaman 
Odasının bir ucundan diğer ucuna

Sehpaya oturur elleri
Temas eder müzikle
Rüzgârını boşlamış
yelkenliler kadar

Aynasında bir yüzün
Uzak yollar kırılır
Baktığına değil
Kandığına inanır



savrulan



bi’ çiçek tozuydu
rüzgârın bol dökümlü saçlarına
tutunup
gi gi gi gi gi gi
tti.



Gül'




Gül’ için

Bir Gül’ için bir mevsim yaktım
Kabahati benimdir

“Sedefini sevdim ben senin”
Sözü benimdir

Şimdi girdiğim bu imtihandan
“can kırığı” düştü karneme
Gene beklemeye kaldım
Kederi benimdir

Bir Gül’ için
Bir ömür yaktım
Sebebi senindir.


Gün için

“En çok gözlerindeki boncukları sevdim”
Sözü senindir

Şimdi baktığım her şey
Ürperiyor
Kederi senindir

Valiz yandı
İki mahalleden iki yüz kaldı geriye
Biri aynasıyla ödeşir
Diğeri kırar yüzünü aynalarda

Söz biter sular çekilir
izin kalır
Boşluğu benimdir.


Gül’ ve Gün için

“Havasız ve metruk bir kalbin
Son nefeseydin

İyi ki geldin

Keşke gitmeseydin”


Yay ile Akrep




Aşk yüze vurur
Yüzden okunur şiir
Kıskacında tuttuğu merhemi
Zehir sana akrep
Düşer gölgesine
Okunu erken fırlatmış
Yay’ın
İki açmaz bir cenkte
Akrebin zamanı kalmamış
Yelkovansa ille dönecek
Yayı çoktandır tetikte

Hafızanın topraklarına yeni bir tabela dikiyor akrep:
“Sevgilisidir suyun ateş!”
Nicedir güllerle çiftleştiğini unutarak karanfillerin

Böylece aşk da melez kalıyor yüreklerimizde
Yay ateşe
Akrep suya dönüşüyor
Burçların günlüğünde

Topraksız, vatansız
Soracağı hiçbir şeyi olmayan
Bütün cevaplarını unutmuş
kötümser bir aşk bilgisiyle
Gerdanını kırıyor Yay
Hiçbir yerden çıkılmayan sokaklarda
Basit bir hesap hatasıyla yakalıyor kendini:
Ateş çemberi değil miydi Akrebin sırrı?

Ah Akrep! Ah ergen sürüngeni bu aşkın!
Göz temasını kaybetmiş hem
Hem içine gömülmüş bütün sesler
Ne yapsa ne etse çaresi yok
Bir kez yayından fırlamış ok, zamanı saramaz artık geriye
Kızgın kumlarda yalpalayarak koşmak
Kaçmak kurtulmak istiyor
Var ettiği sözcüklerden
Yeniden karşılaştığı kendisinden


Yani günün bu saatinde
Mağarasından çıkmış yabani bir hayvan gibi duruyor karşısında özlem
Sarılıp sarılıp acılar içinde debeleniyor
Gerilmiş Yayın hedefinde, kendisiyle

Zamanı büken akrep ile Yay’dır şimdi
Biri okundan zehirli
Diğeri çoktan gömülmüş zembereğine zamanın
Yana yana öle öle




Sen gittiğinden beri



sen gittiğinden beri
tadı tuzu kalmadı sabahların
sabahı geçelim
rakının, maydanozun, sarımsağın

şu pis kötücül sehpa
kirli perdeler
fotoğraflar
ampülü patlamış lamba
antredeki telaş
mutfaktaki neşe
sen gittiğinden beri yok olup
onlar da gittiler

ve kediler!
fakat gecenin uyuz bir saatinde
çığlık çığlığa dolaşan martılar çoğaldılar
enkaz büyüdü çukur büyüdü
şehri sağır eden volümle
adın, kokun…
gölgen gölgemi de katarak önüne
sokaklar, caddeler büyüdü

kulağım kapıda
gözüm yolda seni bekliyordum ya
komşular da gittiler
kimse alışamadı
gittiğinden beri
yokluğuna

şimdi kapı çalsa
 “kim o diye?” sorsan
o kadar burada olsan ki
kapı çalsa
sen açsan
geri gelsem



Sevgili'm



                                                                 Dilan’a…

çok havalı bakışların vardı, çeliği keserdi
o yeşil biberler ne acı! gözlerin
oysa sen giderken ben dönüyordum sevgilim

elbette son sözü sen söyleyecektin
imkanlarını kesecektin
inkar da olsa ikrar da olsa hevesin

kabul, kim görse ceviz ağaçlarından çetin hüviyetini
üzerinde eksik bir şeyler aranacak
son perdede kendine alkış tutan dumrul
sesinden şüphe eden tenor olacaktı
belki cansız, sahipsiz bırakacaktı
kalbindeki o muntazam nefesi

sen şimdi örtüleri ne güzel! bir masada
şehvetli bir tangosun, hem domateslerin ne suçu var
biberler acısınnn
iyi de güzelim
sen nerde gördün ölümüne akil bir adamın
aşka gönül koyduğunu
saftirik suratla aldığım boy ölçüm
pazar arabasında unutulmuş anı defteri
ahım da
insafım da!

yalanım varsa kör olayım
bin kez tövbe ettim
hiçbir mateme kusur olmayacak
aksatmayacaktım sözcükleri
rahat’da dur gözlerim hiçbir yere varamayız - inceliği
seni düşüne düşüne
düşüne
aşk uçar şiir kalır
yalanım varsa kör olayım sevgilim

ah sen!
ne güzel kokmuştuk birlikte
üzerinde şımarık bir pembe
çilekler, manolyalar açmış
sincaplar gezdirmiştik kaybolduğumuz dallarda
ama olsun!
hüzün de yıllanır
(yoksa yüzün müydü, şarap mı içmiştik)
hembenniyedahaönceölmedim temennisi

son hayalim ol!sun
belki o zaman yanılırım
çalarım aşkın mavi bakımlı tiktak’larını
sen giderken ben kalmış olurum
bütün dönüş yollarında sana çıkarım
kalbimin mezarlığına bir çukur daha kazıp
hazırlıksız yakalanmış gibi yaparım

inan ol yaparım
en azından böyle hatırlanırım
sen giderken
ben ölüyordum sevgilim.


itiraf



konuşma:
adımlarım yüzüne yaklaştı.
vakit yok, ikimiz de biliyoruz.
gözlerin güz sesinde.
hiçistemiyorum.
şalteri indiren boynum kıldan ince.
çeliğe yatan bakışların:
“yaşasın mücadelemiz, kahrolsun faşizm”
ikisi de ben değilim. yüzüne yaklaşan adımlarım
manyetosu boyundan büyük işlere.

günlük: tırnak yeme alışkanlığımı kaybettim


anı:
hangimiz suçluyuz
açıkdenizde yelkenkanatlı martılar
gökyüzünde siskeser bir lacivert
yüzünde parıltısı ay akşamlarının

sonraya bir var, öncem küçük sıradanlıkları hayatın
her adım ikiye katlar bileklerimdeki yangını
kül olur ömrüme
            aramızda tutmayan zaman


ölümünden sonra:
yaklaşmaz olsaydın o kente.
umuttutan, dalgakıran, yürek ağartan sesinde
sen yoksun bilmiş ol.

yine de sevebilirim
yürüyebilirim
evlenirim, çocuğum olur, adı adın olur bağışlanırım
geçerim önünden kan tutmaz çığlık vermez yapının
hatırlarım acelesini boynunun



Balıklar eve döndü



yakılacak sesim var
rüzgâr geçitlerinde sabık hayalim
elim avcumu yerken tuttuğum günlükler
yaprak yaprak açılan defterden
dudak izleri kanlı bir mızıka!
balıklar eve döndü

kapı çalınca usulca yana attığı başı
ne güzel!
kendini bilmez yorgunlukla ağırlıyor
koca bedenini divan
patates yumruları gibi
birbirini doğuran alışkanlıklar oluyor ev hali
(montaj görüntüler)
dilimiz kesilse bıçakla konuşacağız
bıçağı konuşturacağız
sakin
sakin
ele geçirilmemiş cesaretimiz var çünkü
balıklar eve dönünce
duvarda iz bırakacak kanımız
iyi de biz hangi yağmur sonrasıyız
nıç nıç nıç yaparak geçiyorsunuz
üzerimizden

demek deniz bitti
balıklar eve döndü
bize ait odalarda, bize ait acılarla oyalanırken
akvaryumla çıka geldi biri
burada daha iyi yaşarlar dedi
yaşarsınız demek istedi
bir yaprak koptu günlükten
kedimiz beşinci kattan aşağı kaçtı
ezik begonyalarda
miyav miyav
süsü

derken bir şehirden diğerine
yumuşakçalardan eklembacaklılara
ölüm de var derler ya
geçildi
saati saatine tamamdı yakamoz
rahip istavroz çıkardı
istilaya açık hudutlarımızdan
ne varsa götürüldü
sonra geri getirildi
solungacı kırık bir balık
istesek de dönemeyiz
sevdiğimiz sulara

bir kez mührü bağlandı yazgımızın
bozkırda yol gösteren yok
dikenlerimizden değil ama bulanık sulardan yorgunuz
rüzgârın diliyle ilerliyor
damağımızı acıtan kırıntıları ayıklıyoruz maviliklerde

balıklar eve döndü

denizlere, denizlere!


rus parfümüdür annem

                   insanın annesi öldüğünde çocukluğu da ölüyormuş.
                     annem yıldız erel’e…

annemi ilk orada gördüm
sesini ilk orada işittim
neden mutsuz olduğunu söylediği anda
başını usulca yana atıp
nasıl bir kadın olduğumu söyle!
dediği anda
anlamı, nicedir topuklarını kıran
bir valsin uçuşan kollarında
nasıl yaşandıysa
damıtılmış bir gururla.
tam orada
benzeterek mutsuzluğuma
yontuyor geceyi
kadeh tutuşun
            billur parmaklarıyla

onun nasıl bir kadın olduğu
ve benim keskin mutsuzluğum
kol kola
barış içinde
çok uzaklarda kalmış düşünce

ayaklarını göğsümde sürüyerek
gözlerini saçıma, ruhuma, başucuma             yaslayarak
ninniler gibi üşüyerek
geçiyor
nasıl bir kadın olduğunu
söylemek istediğim anda


Yanar Karaköy İskelesi Kurtulur Balıklar



salonun ortasındaki piyano gibi duruyordu yalnızlık
camlar mevsimin ilk yağmuruyla kırılıyordu
ıslanıyordu portren, saçlarım
daha dündü verdiğim kararlar.
kendimi yağmurdan ayırarak
yalnızlığımın tuşlarına vuruyordum
her ses kederli ayrılıklar tutuyordu içimde
bir yanım karaköy iskelesinde yolcular uğurlarken
öte yanım son kalkan vapura atıyordu kendini
camyüzümdü bekleme salonunda yağmura itiraz eden
verdiğim kararlardı bırakacağım denize
oysa içimdeki vinçlerle kaldırıyordum hayatta kalma isteğimi
sisler arasında çarpışan iki tekneden
arta kalanlarla anlıyordum:
            rastlantı hatır sayılırdı aramızda

vapurlar boş kalkıp boş yanaşırdı rıhtıma
el sallayan insanlar olurdu
kendimi yağmurdan ayırarak güverteye geçecektim
güverte hüznümün yarısıydı
rüzgârda savrulan ağaçlar gibi duruyordum eşikte
piyano tuşlarına vuruyordum
(yalnızlığımın tuşlarına)
öyle bir dengeydi ki; aramızda her son söz
denizin dalgalarında nöbet tutan fenerlerdi
o çırpıntıda seni arıyordum

balıkçının livarını doldurma uğraşıydı umut
aynı umuttu
dudaklarındaki iğne yırtıklarıyla birbirine sokulan
ve kaygan pullarıyla denizini arayan balıkları
balıkçıdan ayıran

senle ben arasında yanaşmaydı karaköy iskelesi
yeniden başlardı hayat
yolcular balık ekmek satın alırdı
çiçek pasajına kadar kalbim, kalbine çelik halatlarla bağlanırdı
yeniden karaköy iskelesi
çımacı önce seni savururdu vapura
sonra beni atlar
geceyi bir perde gibi gererdi aramıza

gece hep ıslak olurdu
beyaz bir ışık gibi inerdi güne
kendime alıştırarak söylerdim o zaman
yürümekte olduğun sokakların
çoktandır unutulmuş olduğunu

son kalkan vapurdan
            seni böyle uğurlardım

hatırlayabildiğim her şeyi gözden geçirirdim
gözden geçirmek sere serpe bulmaktı vücudunu
dokunmaktı ilişkinin lacivert sularına
oysa bu antre zamanın içimizde durduğu gibi
tutmuyordu gidişini
sen yokmuş gibi gelirdin
ezberimde kalan son cümleyi
silerdim teninde

ama bir karar almıştım, o güverteye çıkmalıydım
senin mezopotamya kültürün
atlasların bilmediğim öykülerini fısıldıyordu
bir gitar sesi gibi açılıyordu sayfalar
kendimi bu bitişiklikten alıkoyamıyordum
her seferinde uzaklaştırdığım üşüme isteğim
kendine kusursuz hikayeler ediniyordu
böylece seni izliyordum

ama bir karar almıştım, o güverteye çıkmalıydım
senin mezopotamya kültürün
atlasların bilmediğim öykülerini fısıldıyordu
bir gitar sesi gibi açılıyordu sayfalar
kendimi bu bitişiklikten alıkoyamıyordum
her seferinde uzaklaştırdığım üşüme isteğim
kendine kusursuz hikayeler ediniyordu
böylece seni izliyordum

bildik bir hikayenin sonu gibi geldin
elinde kibrit, yüzünde keder
ben adres defterime ekliyordum yangını
eğlenceli bir yolculuk olmalıydı
havayı kuşatan koku
dün pulları kaygan bir balığın
dudağını sıyırmıştı



Gökkubbedir her aşk



                                   kanatları çarpa çarpa uzaklaşan ayrılık!
                                                                              ne kadar yalnızsınız...

kalbimin dayanacak hali kalmadı
başımı göğe çevirip susuyorum

seçemiyorum en son hangi yıl sevmiştim sonbaharı
yüzüm eskidi de ondan mı elbiselerim buruşuk
yoksa bildiğim bir şey var da kendimden mi saklıyorum?

mahlas bu. yoksa inanırdım, seni sevdim
bu yüzden yolunda değil işler
bizi var eden şeylerde rüzgâr var
geceyi üzerimize salan
ve yalın bir ayrılığı
dehşetle kucaklayan

ah paradoks! ah benim kalabalık kavalyem
hayatı karmaşık edebilmek için daha çok
hız katabilmek için çözülüşüme sana ihtiyacım var
melekler gökkubbede ağlaşıyor
kediler tüylerini parlatıyor
aşk izdiham
kanatlarında
öksüz meltemler uıyuyor

anlamak için uğraşıyorum
evin ışıklarını sönük buluyorsan
olgunlaşmamış tenin reddediliyorsa sana rağmen
kalbin rıhtımlardan geçer, vapurkalkmaz
tenhalığını yineleyerek
aldırma, seni sevdim.
aldatmayı öğrendiğimden beri söylüyorum:
seni sevdim
kırgın değilim
metruk bir çocukluk geçirdim
ilgisi olabilir, düşünüyorum
en çok seni severken ölmek istedim


Eğer bensem




aşk kendimi telafi etme çabasıydı
dönüşsüz inatçıydım
kaşlarımda hoyrat bir çığlık
şövalye mührü basılmıştı kanıma

artık rüzgârla dağılmıyor saçlarım
aşka şartlı sebeplerim
gıyabımda iyidir şahsen tanımam
hal hatır sorulacak gibi de değilim

el sallayıp geçen çocuk:
kim bilir ne hoş bir ismin var senin de

indirin duvardan anıları
kalamış’tan denize salın
korkmayalım ölümden
mavidir hep gözleri
                     denize bakan ihtiyarın

her anı belleğimde gezindikçe acıyan enstrüman
anlat be kadın!
senin de sevdiğin vardı
fiğ tarihinde taşlıtarla yokuşunda vurulduğun
 ‘deniz pavyon’da pezevenklik eden
            gaffar üldegil
            değil miydi?
aşinalığıyla tanıştık gözlerimizin

bensem sözlerini geciktiren
tanık olduğum aşklarda
yerim olmadığı içindir, bağışlayın
sıram geldiyse, anıldıysa ismim
çekilirim aynı acıdan
sarmam bu yaramı da


Bir evde neler olmalı


evinde hep müzik olmalı
mutfağında baharat
koltuğunda kedi
pencerende bahar
kapında ayak sesleri
içinde ürperti
soluğunda aşk
banyonda gazete
duvarlarda resim
balkonda çiçek
yatağında arzu
kalbinde şefkat
ve her yerinde evin müzik olmalı

perdelerde güneş
bardağında rakı
ocağında en yenisinden bir tava
dolabında meyve ve biraz daha rakı
küçük odada gitar
portmantoda yeni asılmış çanta
antrede ayak izleri sevgilinin -
ıpıslak
ruhunda neşe
düşünde deniz
ve her daim müzik olmalı evinde

hazırda kağıt, kalem
omzunda kuş
sesinde hayat

ve her köşesinde evin muzır anılar

tabağında çilek
çatalında zeytin
kaşığında salata
saçında aklar
bedeninde sıhhat
aynada alın çizgilerin
koynunda arkadaşlar

ve müzik
atlıkarıncalar gibi dolaşmalı içinde her daim
hafızanın bütün notalarına dokunarak.



Blog Arşivi